Müge Şenel

25 Kasım 2017 Cumartesi

Gelincikler ölür, papatyalar ölmez!


     Şehir hayatı iyiden iyiye canımı sıkmaya başladı. Bu yaz yine köye aylaklık yapmaya geldim. Ağzımda kibrit çöpü, parmaklarımın arasında izmarit, saman yığınına yaslanmış halde uyukluyordum ki, hayat memat meselem karşımda beliriverdi. Gözlerim yıpranmış hasır şapkasını çok uzaktan hiç zorlanmadan seçmişti. Aklım bilmem kaç karış havada, ayaklarımın birbirini kovalamasına müsaade ederek leş gibi sigara kokan ellerimi aceleyle pantolonuma sürttüm. Avuçlarımdan kıvılcım çıkarsa koku da yanıp gider sanıyordum herhalde. Çaresizce sağa sola bakındım, meydanın diğer tarafındaki çeşmeye heyecandan çıldıran kalbimin gürültüsünü bastırırcasına koştum. Çeşmenin yanına iliştirilmiş, kirden iyice ufalmış sabunla ellerimi yıkadım. Tekrar koşarak gözcü kulesi bellediğim saman yığınına vardım. Hâlâ oradaydı. Köy meydanının bulunduğu tepenin aşağısındaki geniş düzlükte, tarlaların ortasındaydı. Yüzüm ve ayak tabanlarım aynı hararetle alev alev yanıyordu. Hızlı bir cesaret ve özgüven arayışına girdim. Yazın başından beri güneşte kavrulduğum için rengim epey koyulmuştu. Kendimi fazla tuzlu bayat fıstık gibi hissediyordum. Tatsız, tipsiz, eciş bücüş… İşe yaramıyordu. Özgüveni görmezden gelip sadece biraz cesaret bulmalıydım. Zaten aptal bir aşık böyle yapmaz mıydı? 

     Tepeden düzlüğe inerken, saçlarımdaki saman parçalarını silkeledim, gömleğimin yakasını düzelttim ve hedefe kilitlendim. Çalılıklara doluşmuş cırcır böceği korosunun sesine ıslığımla eşlik ederken neşemin yerine geldiğini hissettim. Hazır hal böyleyken, heyecanım biraz daha yatışsın diye, tarlaların kenarında serpilmiş gelinciklerden ve papatyalardan toplamaya karar vermiştim. Aramızda üç dönümlük bir tarla kadar mesafe kalmış olmalıydı. Neredeyse boyuma erişmiş olan yabanıl otlar sayesinde kolayca gizleniyordum. Artık birbirimize çok yaklaşmıştık. Yani en azından ben ona yaklaşmıştım. Dolayısıyla o da bana yaklaşmış oluyordu. 

    Halatın ucuna bağladığı yağ tenekesiyle kuyudan su çekiyordu. Tenekede kalan birkaç damla yağın, bir kuyu dolusu suyun yüzeyine çıkmak için verdiği mücadeleyi düşündüm. Benim ona ulaşmak için verdiğim mücadele, kuşkusuz daha güçtü. Yaptığı işe o kadar odaklanmıştı ki, aramızda birkaç metre kalana dek geldiğimi fark etmedi. Başını kuyudan kaldırdı, gözlerinin görüş alanını kirpikleriyle kısıtladı. Akşamüstü güneşi hasır şapkasının yüzüne düşürdüğü gölgeyi sıyırıyordu. Belli belirsiz şaşkınlığını umursamazlıkla örttüğünü sezebiliyordum. Kısık bakışlarıyla elimdeki çiçekleri süzdü.

    -Gelincik asla koparılmaz. Ruhu hemen solar, boynunu büker, yapraklarının düştüğünü anlamazsın bile. Papatya koparıldıysa bir kitabın arasında kurutmalı onu, ya da taç yapmalı, dedi. Alaycı havasını hüzün dağıtıyordu. Kestane saçlarının uçları sararmıştı.
    -Gelincikler ölür, papatyalar ölmez mi yani? dedim. Başını salladı, cevap vermeyecekti. Gözleri su yeşiliydi. Ağaçların yansıdığı bir göl gibi. Papatyaları gelinciklerden ayırıp uzattım.
    -O zaman bunları al, kitabının arasına koyarsın, dedim. Papatyaları taç yapıp saçlarına kondurduğum tek perdelik bir oyun sahneleniyordu içimde.
    -Teşekkür ederim, dedi. Ben zoraki tebessümünü kovalarken su tenekesine eğildi.
    -Yardım edebilirim, deyip ben de eğildim. Tenekenin pasının iz bıraktığı ellerini geri çekti. 
    -Sigara kokuyorsun, dedi. Ufacık sabun ancak bu kadar işe yarardı zaten. 
    -Suyu nereye götürüyorsun? diye sordum umursamaz görünmeye gayret ederek.
    -Dedemin bahçesine. Çiçekleri sulayacağız. Biz koparmayı yeğlemiyoruz, onlar ait oldukları yerde güzeller, dedi. 
    -Özür dilerim, dedim. Ben sana ait olduklarını düşündüm diye geçirdim aklımdan. Söz ipliklerine attığım düğümleri görse halime acırdı.
    -Suyu ben taşıyabilirim. Benimle gelmene gerek yok, dedi. Tenekeyi iki eliyle kavradı, beklemediğim bir kuvvetle kaldırıp yürümeye başladı. Ardından bakarken dönüp gülümsedi. İkinci bir cesaretle yanına gittim. 
    -Adını hâlâ bağışlamadın bana, dedim. Bu seni üçüncü görüşüm. 
    -Kiraz, dedi. Adım Kiraz benim. Benden yana bakmıyordu. Tenekeyi elinden zorla aldım.
    -Bırak ben taşıyayım Kiraz. Sen benim adımı zaten biliyorsun, dedim. Köy merkezinden uzakta yaşıyorsun değil mi? Seni sadece bu tarlada görüyorum.
    -Ne tuhaf, dedi. Beni takip edip keşfetmeni beklerdim. Bu yaz dedemle vakit geçirmeye geldim. Ona yardım ediyorum.
    -Tedirgin etmek istemedim. Yapabilirdim elbette ama, sana soruyorum işte, dedim. Güldü. Gülüşü kızıl fezada asılı kaldı. Köyü sınırlayan ormanın yakınlarına gelmiştik. Ormanın içine doğru dar bir yol uzanıyordu. Yolun başında durduk. Fezanın kızıllığını sahiplenmiş dudaklarını aralamıştı.
    -Buradan sonrasına yalnız devam ederim, teşekkür ederim Ali. Adımı söylediğine inanamıyordum. Kalbimi bir karınca ordusu istila etmişti. İçim gıdıklanıyordu. El sallayarak ormanın içinde kayboluşunu seyrettim.
    -Ali abi! Sana diyorum Ali abiii! Boyun ağrısıyla oturduğum yerden doğruldum. Bir yığın samanın üzerime yığılmakta olduğunu görüp son anda kurtuldum. Olan biteni kavramaya uğraşırken köyün kerkenezi Osman gömleğimi çekiştiriyordu.
     -Osman dur! Ne oluyor Allah’ını seversen? dedim, sersemlemiştim.
     -Abi öğleden beri uyuyorsun, hani beni harman yerine götürecektin? dedi. Cebimden bir dal sigara çıkarıp yaktım. Hızlı hızlı içime çektim. Ne kadar çabuk kanıma karışırsa, o kadar iyi. Kendime gelmeye başlamıştım. İzmariti ayağımın dibine atıp üzerine bastım. Başımı kaldırdığımda önce tepeden aşağıya inen yolu, sonra düzlüğü, sonra da tarlayı gördüm. Tarlaya odaklandım. Baş parmağımı sol, işaret parmağımı sağ yanağıma bastırıp dişlerimi gıcırdattım. İki kelime salıverildi dışarıya, hasır, şapka…
     Rüzgârla yarışarak koştum tarlaya, cırcır böceklerini ve gelincikleri es geçtim, papatyaları topladım nefes nefese. Titreye titreye birleştirip ördüm saplarını. Aramızda birkaç metre kalıp beni fark ettiğinde hiç konuşmadan yanına gittim. Yıpranmış hasır şapkasını kaldırdım. Tacı kondurdum saçlarına. 
    -Gelincikler ölür papatyalar ölmez, dedim. 
*
     Yağ tenekesine doldurduğu suyun yüzeyinde birkaç damla yağ süzülüyordu. Kuyudan sesleri yankılanıyordu. Oradan uçmakta olan bir kerkenez de ister istemez konuşmalarına kulak misafiri oluyordu.
     “Sigara ömrü kısaltır derler bir de” diyordu Ali. “Düpedüz ömrü uzatıyor! Şu mereti içip şuradan şuraya koştuğum kısacık anda ömrüm bin yıl uzadı.” 

    “İlahi! Sigara içmeye bahane arıyorsun.” diyordu Kiraz. “Sen çok yaşa e mi?”
*

17 Eylül 2017 Pazar

Son nefes notları

Sevgiler, sevgiler dostlarım, kucak dolusu sevgiler... Sevgi hüzün varken de yeşerir. Merak etmeyin, yüreğim daima yeşil kalır. Bu kurak saatlerde bile susuzluğa izin vermem. Son nefesimi vereceğimi bilsem, yine de izin vermem. Bugün bir defter geçti elime. Kağıt kesiği yaralarımı kanatan bir defter.

Ne denli hassas olduğumu gereğinden fazla hissettirirsem, daha dipsiz bir yalnızlığın içine düşeceğimi biliyordum. Bu kadar ağır bir bedeli ödeyecek gücüm yoktu. Nedensizce ağlama tutturduğum saatlerde, tüketmekte olduğum zamanın her dakikasında, hayatımda bulunmuş ya da bulunan kişileri teker teker düşünürdüm. Bir saate sığan altmış kişiden birini bile arayamadığımı derin bir kederle yeniden fark ettiğimde ise daha çok ağlardım. Bu sırada aklımdan ağlamamın nedenleri, beni bu nedenlere götüren olaylar, durumlar ve tüm bunlarda rol almış kişiler geçerdi. Bu kişilerin kimiyle artık görüşmüyordum, kimiyle de aramda yakın bir bağ vardı. Peki nasıl oluyordu da bu bağ hala zihinlerimiz ve kalplerimiz arasında köprüler kuramıyordu? Buna hayret ediyordum. Cesaret edip aradığım kişiler nasıl hissedemiyordu? Belki de gerçekten güzel oynuyordum. Hiç sezdirmiyor, ‘her şey yolunda’ mesajı veriyordum. Öte yandan çoğu zaman sezdirmek istemiyordum da... Eğer kendiliğinden anlaşılırsa bırakıyordum ruhumu. Kendi hüzünlü dünyama onları bulaştırmaktan çekiniyordum. Bazen çocuklaşan ruhumu mantığımın yetişkinliğiyle dizginliyordum. Hem, hassaslığımın boyutunu algılayabilirler miydi? Korktuğum şey, kaldıramayıp kaçmalarıydı. Kimseye yük olmak istemiyordum.

İncindiğimde söyleyemiyordum bazen... Gururdan mı? diye çok düşündüm. Belki bir parça öyledir. Ama hayır, bu kadar basit değildi. Daha mühim sebepler vardı. Mesela bana verilen değeri hor kullanmış sayılabilirdim. Beni sevenlere devamlı incinmişliğimden, hassaslığımdan, hayal kırıklıklarımdan bahsetmek, onları üzmekten başka bir işe yaramazdı. Ağzımdan kelimeler dökülmeden hemen önce kendimi tutmak alışkanlık haline gelmişti. Anlatmak yerine anlaşılmak istiyordum. Yürek yüreğe tutuşup zorlukları aşmak... Bu mümkün müydü? Sevgi tüm bunları aşabilir miydi? Benim inandığım sevgi aşardı!

Ben ve sevgim buradayız. Siz neredesiniz?


Defterin sayfalarını dikkatlice çevirip okudum. Kağıt kesiklerinden kurtulamadım yine de... Kanadım. Yine kanadım. Artık son nefesimi verebilirim.

30 Mayıs 2017 Salı

Bu topraklar

Devamlı çalan yıkıcı müziklerin tesirini göstermesini çaresizce beklerken ani bir vazgeçişle yapıcı müziklere geçiş yapıyorum. Boş sayfaya bakma zamanı geldi, geçiyor. Evet şu anda geçiyor, kademe kademe yükselirken aşağıya bakmaktan çekinmiyorum. Bilmelisiniz, tesirsizlik ilhamsızlıkla eş değerdir nazarımda.

"Lütfen tesir ediniz. Ruhuma nüfuz ediniz. İşgale uğramazsam değerini bilemem ben bu toprakların." demiştim. Uzun süredir savaştayım. Boğazımda bitmek bilmeyen patlamalar,  göğüs boşluğumda inleyen yaralılar, aklımın sınırlarına açılmış gediklerin içine düşen umut parçaları... Ateşkes halindeyim ama kayıplarımı toparlayacak halim yok. Acı topyekün saldırılarla ruhumu infilak ettirmişken, nasıl oluyor da bedenim bir bütün halinde duruyor şaşıyorum. Duygularım yağmalanmış gibi. Her şey birbirine karıştı. Şimdilerde diyorum ki, "Ateşkes ilan ediniz, duygularımı salıveriniz." 

Buralarda yangınlar çıkar bazen... Fırtınalar kopar. Seller yıkar sokakları... Kasırgalar yutar şehirleri. Yine de söylemem. Onca gürültüye rağmen duyulmaz bu sesler. Sessizlik tek hakimidir bu toprakların. Bildim değerini, başka bilen göremedim. Bu topraklar çokça nadasa bırakılır, sonra ekilir biçilir, solar, sararır, sulanır, serpilir. Yerimiz göğe, göğümüz yüreğimize değerse, bilin ki tüm duyguları yaşatır bu topraklar... "Bırakınız savaşı... Huzur veriniz. Ne olur huzur veriniz."

15 Nisan 2017 Cumartesi

Defigam-1

Gamı defetmek üzere geldim. Kederi yakamdan silkelemek için ağır ağır çıktım merdivenlerden. Canhıraş bağırasım var, omuzlarım çökmek üzere. Tüm bu karmaşa yerle yeksan edecek beni, az kaldı. Binbir zorlukla çıktığım bu basamaklardan gerisin geri düşersem, her şey mahvolacak...

Dedim ben sana, hem de defalarca... Ağzı mühürleyen şeyler vardır, yeri gelir yüreğini de mühürler. Bilinmese de anlaşılması zorunludur. Sarılmaya, sarmalanmaya en çok ihtiyaç duyulduğunda, yakınlıkların uzaktan el salladığı, mesafenin fersah fersah açıldığı anlar vardır, aciliyet sırasında sonlarda da olunsa, derhal müdahale edilmelidir.

Bak yine söylüyorum can dostum, kabullen! Ya kabullen, ya üzül. Seçim senin... Sendeki hissikablelvuku, fikirlerini etkiliyor, ardından da eylemlerini yönlendiriyor. Evet hissediyorsun, anlıyorsun, fark ediyorsun... Yapıyorsun bunları da, senin fikirlerin onların fikirlerini etkileyecek, senin eylemlerin onların eylemlerini yönlendirecek diye bir kaide yok ki... Keşke insanlığın etki-tepki yasası düşündüğün gibi işleseydi. Her şey ne kadar da güzel olurdu. Etkine karşılık beklediğin tepkiyi bulduğun an, sakın ikinci defa düşünme! Tut ve bırakma onu.

Kederi üzerinden atmak için gözlerini çıkarasıya ovmuşsun. Giysilerini parçalayasıya yıkamışsın. Ruhunu söndüresiye sıkmışsın. Yapma can dostum, mahvetme kendini. Kıymetini bil... Yersiz gamı defet de, kederin bir miktarı kalsın, dert değil. O da lazım... Sevginin olduğu yerde keder de olur, biliyorsun. Fazla sevginin, fazla engel teşkil ettiğini düşünen varsa, elinden bir şey gelmez. Bildiğin tüm yollarla engelleri kaldırdığını apaçık göstermişsen üstelik... Sevgiden sıkılan, şımaran her kim varsa bırak onları, her şey olağanüstü olacak...

31 Mart 2017 Cuma

Kendimden öteye mektup

    Beriden salıyorum güvercini, ötede yakalayana selam olsun. Sevgili mektup arkadaşım,

    Bakıyorum da, aylar hatır gönül dinlemeden geçip gitmiş. Yazma sıklığım nispeten azalmış olabilir. Söyleyeceklerim tükenmiş olamaz ya... Ufak çapta bir akıl tutulmasıyla bomboş bakıyorum kağıda. Yarıçapını hesaplıyorum alelacele aklımdaki tutulmanın. Neyime yarayacaksa? Sözcüklerin sistematik hatalarını düşünerek yazmaya başlıyorum. Ne çok kavga ettim kendimle yazmayınca bir bilseniz. Yazmayınca diyorum, yazamayınca değil. Yazamadığımı nerden çıkardınız. Düpedüz yazmıyorum işte... Marifetmiş gibi söylüyorum üstelik. Yarıçapı kullanacağım bir dakika... İllaki bir alan hesaplarız, olmadı hacim hesabına da gireriz. Ne kadar yer kaplıyoruz birbirimizin hayatında, dostluğumuzun hacmi nedir, bir bilelim değil mi? Ona göre davranalım. Bak sağ elim titriyor yine. Namussuz, bırakmıyor ki şöyle ağız tadıyla bir yazayım! Hah, hacim demiştim en son. Sevgimizin hacmi nedir? Sığar mı kalbimize usturupluca? Dolsun taşsın diyorsun, iyi diyorsun da, sen daha elindekiyle yetinemiyorsun. Bak nasıl tartışıyoruz devamlı, nasıl yiyoruz birbirimizi...

    Omuz dediniz, gel yaslan, ağla... Diz dediniz, diz dize oturalım, konuşalım dediniz. Ne hikmetse ne zaman arasak ulaşamıyoruz sizlere, ey omuz ve diz sahibi yüce dostlar, arkadaşlar, tanıdıklar ve daha niceleri... Niceliğiniz pek çok da, niteliğiniz barajın altında kalıyor.  Ağla ağla ağla... Taşıyor sular, yıkılıyor baraj. Nereye kadar? Ağlayışlarımıza da alışırsınız. Diğer şeylere alıştığınız gibi. Çabucak yitirir tesirini, sıradanlaşır, günlük bir etkinlik, rutin haline geliverir. Gül gül gül, çatlayana kadar gül! Birazcık soluklanıp düşüneyim deme sakın. Çok düşünürsen kafayı yermişsin. Kafayı yiyeceğine otur doğru dürüst yemek ye! Abuk subuk besleniyorsun zaten... Midenin hacmini iyi hesaplayamamışsın. Neyine yarasın o yediğin bir avuç şey. En iyisi şu sözcüklerin aklımda kapladığı alanı hesaplayayım. Aklımın kafamdaki hacmini de buldum mu tamamdır! Akıl tutulmasının kaynağı neymiş anlarım. Niye kaçınıyormuş yazmaktan sorarım ben ona! Bre gafil! Derim, çekerim kulağını. Sen kim oluyorsun da yazma emrini vermiyorsun? Sus! Konuşma... Konuşturtmam, tıkarım ağzına lafları... Hah şöyle... Bir hesaplarım alanını, hacmini, öyle kalırsın ortada işte...

    Ben tek bir damla gözyaşının kıymetini göz pınarında gördüğüm an değil, daha aklında belirmeden, gözünde akacağının habercisi olan kederi ya da sevinci görmeden anlarım! Öyle sessizce, bir anda akar bazen, bilirim, bilirim de, elimden bir şey gelmez. İçinden geçenleri tahmin etmeye yaklaşamam bile... Sormak ayıbıma gider ya da çekinirim o anlarda... Anlamamış, fark edememiş olmak üzer, birkaç özür mırıldanır susarım. Bilirim, en çok da o susuşlar yaralar. Kendin bile zar zor karşılık bulurken iç sesine, ben dile getireyim, sesin olayım, sesine sarılayım, yarana tuz basmadan gözyaşların, sileyim istersin onları. Sarılsam geçer mi? Deyişim ondandır. Bilirim, geçmediği anlar da olur. Geçmesini ümit ederek sarılırım her seferinde. Bil ki, gözyaşlarının hacmini katsaydım hesaba, bir avucumu kapladıkları an kahrolurdum. Kaç avuç ağladığını sakın söyleme... O zaman bu alan ikimize de yetmez. Önce nefesimiz, sonra yüreğimiz daralır. Yalvarırım gül, gül ki genişleteyim bahçelerini. En sevdiğin çiçeklerden, ağaçlardan dikeyim oraya... Ağaç gölge yapana dek büyüsün, büyüyelim biz de onunla beraber. Uzanalım altına, gölgenin kapladığı alana, gölgenin içindeki hacmimize bakıp gülümseyelim. Gülüşümüz tüm yüzümüzü kaplasın, kaplasın ki, mutluluğumuz hiçbir kalıba sığmasın. Kalıbımızın hacmi hesaplanamasın. Sınırsız ve sonsuz olalım. Aklım tutulacaksa da, sana bakarken tutulsun. Dilim tutulsun mesela, sırf sana yakışacak kelimeleri dile getiremediği için tutulsun bir anlık. Yüreğim tutulsun, aşka tutulsun ama... Tutulalım ve tutunalım birbirimize. O zaman hep yazarım, yazma emrini beklemem aklımın, aklımı yok sayar, kalbimi devreye sokarım. Bilirim ki, aklım kalbimi değil, kalbim aklımı kavrar. Kalbimin bedenimde kapladığı alan üç aşağı beş yukarı aynıdır diğerleriyle... Ama hacmi, işte onu bir ben bilirim, eşi benzeri yoktur; bazen içine kapanır avuca sığar, bazen de evrene tepeden bakar, her yeri kaplar.

     Söyleyeceklerim bitmedi, bitemez. Açığa çıkacağı anları beklerim hasretle... Kağıda döker, göğe dikerim gözlerimi minnetle... Yük bindirdiysem sana affola, sitemim sana değil, diğer ötedekilere... Sen başkasın. Sen, bensin. Şükür kavuşturana, şükür yazdırana...

Yüreğinden öperim,
Selamımı alıp güvercinimi geri göndermeyene aşk olsun!

20 Şubat 2017 Pazartesi

Matem-14

Son matemimdir, on dördüncü matem... Görüyorsun ya, on beşe tamamlayamadım, zira gerçeği kavrayamadım. Kendi içimdeki gerçekliği, dış dünyaya uyarlayamadım. Çepeçevre sözcüklerin arasında kayıplara karıştım. Oysa on dördün başında, on beşin sonundaydım. On dört on beşe sandığım kadar kolay yuvarlanmıyormuş. Rakamlar ne ifade eder sahi? Bu denklikler birer tesadüf müdür? Tesadüflere olan inançsızlığımı sınamak mı ister her yaşanmışlık? Bir hayli huzursuzken, nasıl gıdıklanır yüreğim? Ya da tam huzura ermişken, nasıl gıcıklanır fikrim? Sahiplenmesi güç bir terk edilmişliğin eşiğindeyim. Ellerim uzun süredir tutarsız. Avuçlarım her an gizlenmeye müsait. Özlemek, ışıklarını yanarken hiç görmediğim bir evden gelen kısık radyo sesi gibidir artık. Hangi şarkının çaldığını ne kadar kulak kesilsem de anlayamadığım zamanlar oldu. Varsayımlarda bulunduğum zamanlar... Olasılıklar tüm keskinliğimi aldı. Önce hissettirmeden, sonra hızla tüketti beni belirsizlik. Epey düşündüm, sonlar, başlangıçlarla kesişmese, her şey daha belirgin olur muydu? Karar verdim, yolun, yolda olmanın kanunuydu bu. Başka türlüsü mümkün değildi. Yolculuklar bana tek bir şey anlatır sanırdım. Yolculuklar hayatın özetiymiş. Yollar hayatın içinde akışımızı gösterirmiş. Bazen, keskin virajlarıyla, ani dönüşleriyle, kavisleriyle ve çukurlarıyla; bazen de, düzlükleriyle, yumuşak toprak yollarıyla, yağ gibi kayan asfaltlarıyla ve sürpriz dönemeçleriyle... Bak işte, söylüyorum. Kendimi yollara bıraktım, yolculuklara adadım. Karşıma çıkacaklara hazırım. Geçmiş yolların geleceğe taşınmayacağından emin olma yolunda ortalama bir hızla seyrediyorum. Rakamlar kilometre taşlarını ifade edecek. Tesadüfler baş eğdirirken, olası başkaldırılar bilgelikle yatıştırılacak. Özümüzden çalmadan, çoğalarak, inanarak ve kabullenerek... Bıraktığım değil, bırakıldığım yerden, tutunmak, tutuşmak üzere... Biri yanarken, diğeri küllerinden doğacak. Matemler işte hep böyle son bulacak.


"Beni yalnızca beklenmedik olan mutlu eder, ama pek çok beklenene çarpıp onları dağıtmalıdır."

E.C