Müge Şenel

15 Kasım 2017 Çarşamba

ne zaman kar yağsa

ne zaman kar yağsa,
bıçak sırtı bir patikaya sapıyordu harfler
hafızaları kayboluyordu kökten uca...
bir kelimenin ucuna tutunup,
aşka tutuluyorlardı ecelsiz.
dinledim çaresiz...

bir ağaç gizledim bağrıma,
dalları titriyordu soğukta,
kalbime değdi yaprakları
ölümlü kağıtları yırtıp attım,
avuçlarım buruldu her şafak vakti...

şahitlik ettim bir ekim akşamı,
öğleden kalma kelebekleri sindirdim içimde.
ömrümü kısalttılar,
bildiğim her şeyi unuttum.

ne zaman buz gibi bakışlarla karşılaşsa,
alazlanıyordu gözler...
kirpikler yelpaze olup,
yelliyorlardı yürekten tüten dumanı.
tezatlığa düştüm bir kasım sabahı,
tüm sobaları zehirledim.

eksildi ses tellerim
sükûnet hasıl oldu,
dağ oldu derdim, içten içe gürledim.
dağladım yaralarımı
yastıkla yasa boğdum tüm iniltileri

ne zaman üşüse eller,
yalnızlığı suçluyordu sözler!
bir aralık soluklandım,
takvimsizlikten yakındım,
çay demlerinde tükettim nefesimi

ilk kar düştü sonra
kondu elmacık kemiklerime
iliklerime sızdı kaybetme korkusu,
sızlayan dişlerimi söküp attım
acıyı kucağıma aldım ve
yitirdim zaman mevhumunu...

ocakta unutulmaya yüz tuttu yüzün,
yüzlerce düş gördüm şubatta,
düşe kalka yürüdüm...
hep aynı koridorda peyda oldu ayaklar
pencereler âmâydı ve kötürümdü kapılar

martın gözü pekti
gizin tesiri ruhumu felç etti
nisanda yarı uyur yarı uyanık halde salındım
eğdim başımı, art niyetli sanıldım
hep ardıma baktım mayısta
anlam çıkardım tüm yansımalardan

ne zaman saflaşsa bulutlar
art arda diziliyordu kuşlar
burulan avuçlarıma sürüklendi göç yolları
kalp şeridimden geçiyordu kuşlar ardınca,
sözün hükmü geçmiyordu uçunca…

küçüktüm, çocuktum
kuş iplerine tutundum küçük prense tutulup…
aidiyeti reddeden yıldızlarla avundum
hasreti körükleyen yolculuklara çıktım haziranda,
özlemle sarıldım temmuza
tüm dönemeçlerin hesabını yaptım ağustosta
yadsımalarımı sakladım eylülde köşe bucak
ekimde göz kapağındaki ikinci çizgiye saklandım

ne zaman ikinci olsa yeniler,
kalıcı iz bırakıyordu eskiler.
kitap satırlarını arşınladım kasımda
tüm dokunamayışları hatırladım.
ket vurdum dudak kıpırtılarıma,
arşa değdi mutlak susuşlarım…

bak
ikinci kar düştü ikinci aralıktan
temkinli yaklaşıyor yıl eskiten ocak
korkma dedim ona, koş bana doğru koşulsuz sevgiyle,
bilirsin, yılmam asla,
tüm mevsimlerime kar yağsa şikayet etmem!
kirlenmesi imkânsız beyazlığa gömülse keşke aylarım...
ne zaman kar yağsa,
seni hatırlarım…

13 Kasım 2017 Pazartesi

Eski dost

     Açım, çok ama çok açım. Açlıktan zihnim kokuyor. İlham geçerken uğruyor bazen, başını kapıdan uzatır uzatmaz çekip kolundan alıyorum içeriye zoraki. Ayakları dışarıya dönük oturuyor, kaçtı kaçacak. İyi ki beden dilinden anlıyorum. Fakat anlatacaklarımı dinlemeden bir yere gidemez.
     Susadım. Açlığın üstüne hiç iyi olmadı bu... O kadar susadım ki yüreğim çürüyor. Yakında yüreğimde yetişen tüm ağaçlar kuruyacak. Gözyaşları su yerine geçseydi, doğaya yeşilin bir tonu olarak dönerdim çoktan.
     Açlığımın üzerine susuzluğum eklenince üslubum değişiyor. Çünkü ne zaman bir şeyler üst üste gelse kendimi gülmeye zorluyorum. Bir süre sonra bu zorunluluk doğallaşıyor. Hüzün ise sonradan çöküyor. Aslında biliyorum ki keder hep gölgeme sığınıyor. Gülüşümün etrafı ışıklandırdığını söyleyenlere inanmaya böyle başladım. Şahit oldum, güldüğümde gölgeme saklananlar açığa çıkıyor. İyi ki ışık hiçbir zaman tam tepemden vurmuyor. Yoksa çırılçıplak ortada kalırdım.
     Evet, bir gülümseme mutluluğa giden yolda çekilen acıları şikayet etmeden taşıyabiliyor. İçtenlik merhameti, merhamet inceliği, incelik hassaslığı barındırıyor. Hassas insanları yalnızca zayıf ve kırılgan olarak nitelendirmek büyük yanılsamalar yaratsa da, anladım ki yanılsamalar insandan insana yansıyor. Hislerin doğasına çekilmek için düşünceler aleminde çokça vakit harcamak gerekiyor.
     Beden dilinin önemini yitirdiği an geldiğinde ruh dili devreye giriyor. Bedenin aksine ruh bir yere kaçamaz. Ruh bedende tutsak, akılda özgürdür. İlhamın içine bir parça ruh katmak için etrafımda dönüp duran kelimelerin tutsak olmaya özendiğini görüyorum. Dağınık bir haldeyken bir anlam ifade etmemekten korkuyorlar. O yüzden derleyip toparlayıp bir araya getirmeyi görevim olarak benimsedim. Hem kendime, hem diğer insanlara karşı. Belki kimse bunu üstlenmemi beklemiyordu ama içimden gelmişti.
     Kelimeler ruh kazandıklarında akla yükselip özgür oluyorlar. Artık özgürlüğe erişmek için tutsak olmak gerektiğini keşfetmelerine sevindim. İlhamın üstlendiği görev en az benimki kadar önemli. İlham, kelimeleri anlamla buluşturacaklara misafir olan bir tüccar. Bazen onlara çoktan anlam yükleyip bilgelik kazandıran bir keşiş, bazense onları yolculuklarında kendisine eşlik etsin diye yanında taşıyan bir yolcu... Her türlü olmazsa olmaz, o beni dinlemezse kimse dinlemez. Açlığımı, susuzluğumu ondan başka kimse bu denli gideremez. Bu yüzden, vefalı bir dost olmasına karşılık sıkılganlığını görmezden geliyor ve çok tutmuyorum onu.
     Doğaya teslim olduğumuz zaman birbirimize karışıp toprakları besleyeceğimiz için ebedi ve edebi bir dost olarak yüreğimde yer etti. Kapıdan geçerken uğradığı zamanlar nedense hep yanımda bulunması gereken zamanlardı. Ben neyi biliyorsam, anlıyorsam ve hissediyorsam o da bildi, anladı ve hissetti. Gölgemin aydınlanmayan yerinde beklediği anlar oldu ve güvende olduğuma kanaat getirince tekrar görüşmek üzere yanımdan ayrıldı. Tıpkı şu anda olduğu gibi...
     Artık karnım tok, sırtım pek olduğuna göre, bardağın dolu tarafından bakıp suyumu kana kana içebilirim. Sevgili ilham, en eski dostum, sen de nihayet yola koyulabilirsin. Bir dahaki görüşmemiz kim bilir nerede, ne zaman ve nasıl olacak?

6 Kasım 2017 Pazartesi

Tilki Ekrem


     Cıvıltılı çocuk sesleri iliştirilmiş daracık bir sokak canlanıyor gözümde. Sağ gözüm hep neşeyi ve coşkuyu görmeye meyillidir. Sol gözüm pek iyi görmez. Görse de herhalde elim ve vahim şeyleri seçerdi. Sağın iyiyi, solun kötüyü temsil ettiğini düşünmek için yeterli altyapıya sahibim. Mahalle mektebinde öyle öğrettiler bana… Velhasıl, sağ gözümden aktarıyorum size… Burası Hacı İsa Mektebi Sokak. Adını sokağın başındaki camiden almış. Mahalle mektebi artık caminin bünyesinde. Sokağa başka bir mektep daha açılmış. Latin alfabesi öğretiyorlarmış. Arap alfabesine rakipmiş hadsizler! Öyle işittim, kulağıma fısıldayanların yalancısıyım. Rum mektebinde ne öğretildiğini sanıyorlarsa… Neyse ki, bu ufak çekişme, asla düşmanlığa dönüşmedi. Bilfarz, “İsa Hristiyan’dır, hacı lakabı takmışsınız bir de, alay mı ediyorsunuz?” gibi safsatalar ile karşılaşmadık. Tarih derslerini can kulağıyla dinlediğimiz anlaşılıyordur. Fatih’in sancaktarı Hacı İsa’nın camisine Kürkçü mescidi derlermiş eskiden… Dönüp dolaşıp camiye atıfta bulunuşum ondandır. Ancak artık, kürkçü dükkanını kesinkes terk etme cesaretini gösteren bir tilki olarak, yaptığımın bir marifet olmadığını da bilerek, özlemle bahsetmeye devam edeceğim bende kalıcı parmak izleri bırakan bu sokaktan… 

     Burası Hacı İsa Mektebi Sokak. Salına salına yürüyen gamsızların yanından lodos gibi geçen bisikletlerin muzip kahkahalarına şahit olur. Kahvehane müdavimlerinin gündüz vardiyalarını bitirip, peş peşe meyhaneye devinmelerini ve gece vardiyalarını devralmalarını izler. Seyyar manav Şükrü usta dikkatleri celbetmek için Hasan bakkalın karşı köşesine mevzilenir. Öğleden sonra mektebin zili talebelerin dağılacağını salık verince, önce kalabalıklaşır sokak, sonra birden sakinleşir. Akşamüstü vakitlerinde davetkâr bir rüzgâr eser. Güneşin kızıllığını ince bir çizgi halinde mevcut bulutların üzerine asıp kaybolduğu anlardır bunlar… “Yürüyüşe çıkın!” çağrısıdır bir nevi. Bu sokakta evlerden mümkün mertebe sağ ayakla çıkılır, eve sağ ayakla girilir. Evvela sol ayakla adım atıldıysa, o gün işlerin tepetakla gideceğine emin olunur. Rumlar bize nazaran, böyle şeylere aldırmazlardı. Anımsıyorum da, örflerimize bağlılığımız Elena teyzeyi hem hayrete düşürür, hem de onda hayranlık uyandırırdı. Elena teyze herkesçe sevilen bir terziydi. Dikişe, nakışa öyle yatkındı ki, elleri yok olsa, ayaklarıyla dikiverecek sanırdınız. Ninemin hediye ettiği el işi çiçekli yazmayı dürer, taç yapıp takardı başına. Devamlı gülümser, “Kalimera kalispera!” derdi asla azalmayan neşesiyle. Bir de fırında çalışan Niko amca vardı. İki arka sokaktaki evinin ufacık bahçesini ekip biçerdi. Kimi zaman o tarafta oynardık. Genellikle pencere kenarında oturur, etrafı süzer ve Rumca şarkılar mırıldanırdı. Topumuz bahçesine kaçtığında görüp gelirdi yanımıza. Topumuzla beraber bir avuç erik, birkaç tane elma da verirdi. İtiraf edeyim, bazen bilerek atardık topu… O eriklerin ve elmaların tadı bildiğiniz başka hiçbir şeye benzemez.

     Burası Hacı İsa Mektebi Sokak. Bulunduğu civarda camilerle beraber, Rum ve Ermeni kiliseleri ile Sinagoglar vardır. Çan, hazan ve ezan seslerini aynı zaman diliminde işitmek mümkündür. Seslerin, dillerin ve dinlerin aynı kıyıya demir attığı, aynı terazide tartıldığı, aynı halatın ucundan tuttuğu nadir yerlerdendir. Talihliymişim ki, denge kurmanın hassasiyetini kavradığımda körpeydim. Bu hususta düşünmek için yeterli sokak kültürüne sahibim. Öyle yoğruldum bu sokakta… Dengeli beslenmezdim belki ama, dengeli düşünür, konuşur ve hareket ederdim. Aklımın ermediğini sananlara anında hadlerini bildirirdim. En yakın arkadaşım Yorgo ile farklı mekteplere giderdik fakat, hep aynı şeyleri yapardık. Yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmezdi. Hemen karşımızda otururdu Yorgo ve annesi. Babası Yorgo çok küçükken ölmüş diyorlardı. Bu bahsi aramızda hiç açmadık. Bir gün annesi de aniden öldü. Birkaç sokak ötedeki Rum kilisesindeydi cenazesi. Annem gitmemize başta karşı çıktıysa da, ninem benden yana olunca ses çıkaramadı. Yorgo’yu yalnız bırakamazdık. O gün yaşananlara sol gözümle baktığımdan biraz bulanık… Yalnızca, kilisenin girişinde, sağ ile mi, yoksa sol ile mi içeriye adım atsam diye muhakeme ettiğimi hatırlıyorum. Yorgo o günden sonra ortalıkta fazla görünmedi. Çok geçmeden uzak bir akrabasının yanına taşındı. Hacı İsa Mektebi sokağını, çocukluğunu ve beni yetim bıraktı. Ardından hissettiklerim çabucak silikleşti. Yorgo kadar olmasa da, ben de hatırı sayılır bir hızla büyüdüm. Acıları unutmaya meyilliyimdir, sol gözüm boşuna körelmedi. 

Burası Hacı İsa Mektebi Sokak. Kıldan ince bir çizgide tereddütsüz ama temkinli yürüyen cambazların uğrak yeridir. Yabancıların dostane tavırlarıyla renklendirilmiş, öteberinin yok hükmünde olduğu ve her geçişte iz bırakan bir köprüdür. Hurdacı Mihran abinin Ermenice-Türkçe sözlüğünü aramızda bir geçit oluşsun diye hatmettiği, Rona ablanın kandil simitlerimizi nazikçe yediği ve güler yüz eksikliğinin yaşanmadığı mahallenin kıymetli sokağıdır. Denge kurmayı öğrenmemi sağlayan imkânların çeşitliliği anlaşılıyordur. Sokağın sonundaki park iyi tanır beni, tahterevallide ziyadesiyle pişirdim kendimi… Bu sokağı terk ettiğim gün, bir daha dönmeyeceğime dair kendime söz vermiştim. Zorum neydi? Neden inat ettim? Bunlar bende giz olarak kalsın. Zihnimdeki vesveseleri savuşturduktan sonra dengemin bozulmaya başladığını sezdim. Anılarımı canlandırarak, bir dönüş yolu açmaya niyetliyim. Bu kadar lakırtıyı boşuna dökmedik ortalığa… Bu yaştan sonra dengesiz mi desinler? Onun yerine tilki desinler… Farzımuhal, Tilki Ekrem desinler, ne olacak?

     Burası Hacı İsa Mektebi Sokak. Geçmişten değil, şimdiden bildiriyorum. Eski evimde başkaları oturuyor. Ben de çok uzakta değilim, Niko amcanın sokağında küçük bir yer buldum, bana yetiyor. Dün akşamüstü yürüyüşe çıktım. Haftaya Rum mektebinde çocuklara kitap okuyacağım. Kitapçıya uğradım, Balat Rum Dergisi’ni gördüm. “Balat’tan sokak anıları” yazıyordu kapağında… Epey ilgimi çekti, birkaç kitapla beraber onu da aldım. Ancak bugün okuma fırsatım oldu. Biraz önce öylece donup kaldım. Şimdi sokakta, kaldırıma oturmuş, şaşkınlıkla gülüyorum. Tilki Ekrem’in foyası ortaya çıkmış. Sağ gözüm kör olsun ki, ömrümde böyle gülmedim.

     “Eski terzi Elena Petridis Balat’tan sokak anılarını anlatıyor:


     -Tilki Ekrem, baharda her hafta gelir sokağa, benim eski dükkânın önüne tezgâh açar. Bazen yaptığı resimleri, bazen de tahtadan oyulmuş oyuncakları satıyor. Bir de mektepleri gezip hikâyeler okuyormuş çocuklara. Çok olmadı geleli, burada büyümüş, tabii biz hatırlamıyoruz, çok çocuk geldi geçti buralardan. Giden geri geliyor, özlüyorlar buraları. Hasan bakkaldan duydum, “Kürkçü dükkanına döndü burası, Tilki Ekrem sürünün başı!” diyordu. Öyle kaldı adı.” 

17 Eylül 2017 Pazar

Son nefes notları

Sevgiler, sevgiler dostlarım, kucak dolusu sevgiler... Sevgi hüzün varken de yeşerir. Merak etmeyin, yüreğim daima yeşil kalır. Bu kurak saatlerde bile susuzluğa izin vermem. Son nefesimi vereceğimi bilsem, yine de izin vermem. Bugün bir defter geçti elime. Kağıt kesiği yaralarımı kanatan bir defter.

Ne denli hassas olduğumu gereğinden fazla hissettirirsem, daha dipsiz bir yalnızlığın içine düşeceğimi biliyordum. Bu kadar ağır bir bedeli ödeyecek gücüm yoktu. Nedensizce ağlama tutturduğum saatlerde, tüketmekte olduğum zamanın her dakikasında, hayatımda bulunmuş ya da bulunan kişileri teker teker düşünürdüm. Bir saate sığan altmış kişiden birini bile arayamadığımı derin bir kederle yeniden fark ettiğimde ise daha çok ağlardım. Bu sırada aklımdan ağlamamın nedenleri, beni bu nedenlere götüren olaylar, durumlar ve tüm bunlarda rol almış kişiler geçerdi. Bu kişilerin kimiyle artık görüşmüyordum, kimiyle de aramda yakın bir bağ vardı. Peki nasıl oluyordu da bu bağ hala zihinlerimiz ve kalplerimiz arasında köprüler kuramıyordu? Buna hayret ediyordum. Cesaret edip aradığım kişiler nasıl hissedemiyordu? Belki de gerçekten güzel oynuyordum. Hiç sezdirmiyor, ‘her şey yolunda’ mesajı veriyordum. Öte yandan çoğu zaman sezdirmek istemiyordum da... Eğer kendiliğinden anlaşılırsa bırakıyordum ruhumu. Kendi hüzünlü dünyama onları bulaştırmaktan çekiniyordum. Bazen çocuklaşan ruhumu mantığımın yetişkinliğiyle dizginliyordum. Hem, hassaslığımın boyutunu algılayabilirler miydi? Korktuğum şey, kaldıramayıp kaçmalarıydı. Kimseye yük olmak istemiyordum.

İncindiğimde söyleyemiyordum bazen... Gururdan mı? diye çok düşündüm. Belki bir parça öyledir. Ama hayır, bu kadar basit değildi. Daha mühim sebepler vardı. Mesela bana verilen değeri hor kullanmış sayılabilirdim. Beni sevenlere devamlı incinmişliğimden, hassaslığımdan, hayal kırıklıklarımdan bahsetmek, onları üzmekten başka bir işe yaramazdı. Ağzımdan kelimeler dökülmeden hemen önce kendimi tutmak alışkanlık haline gelmişti. Anlatmak yerine anlaşılmak istiyordum. Yürek yüreğe tutuşup zorlukları aşmak... Bu mümkün müydü? Sevgi tüm bunları aşabilir miydi? Benim inandığım sevgi aşardı!

Ben ve sevgim buradayız. Siz neredesiniz?


Defterin sayfalarını dikkatlice çevirip okudum. Kağıt kesiklerinden kurtulamadım yine de... Kanadım. Yine kanadım. Artık son nefesimi verebilirim.

19 Haziran 2017 Pazartesi

En fazla...

Fısıldadı son fasılda,
duygun kulaklarda eridi sesler.
Yanar mı bu dağ? diyordu usulca,
yanarsa lavlarla taşınırdı sözler,
en fazla duman dumana kalırdık.

Kabuklar sert değildi yeterince
ve hala tazeydi yaralar.
Eriyiğe karıştık sonunda
Alevlenir mi bu ruh? diyordu ürkekçe, 
sönerse rüzgârda dağılırdı hisler
en fazla nefes nefese kalırdık.

Birkaç tel saç sığındı yastığa,
yaş akıtamadı yorgun gözler. 
Kaybolur mu bu düş? diyordu safça,
yiterse karanlığa düşerdi eller
en fazla uyuyakalırdık. 

30 Mayıs 2017 Salı

Bu topraklar

Devamlı çalan yıkıcı müziklerin tesirini göstermesini çaresizce beklerken ani bir vazgeçişle yapıcı müziklere geçiş yapıyorum. Boş sayfaya bakma zamanı geldi, geçiyor. Evet şu anda geçiyor, kademe kademe yükselirken aşağıya bakmaktan çekinmiyorum. Bilmelisiniz, tesirsizlik ilhamsızlıkla eş değerdir nazarımda.

"Lütfen tesir ediniz. Ruhuma nüfuz ediniz. İşgale uğramazsam değerini bilemem ben bu toprakların." demiştim. Uzun süredir savaştayım. Boğazımda bitmek bilmeyen patlamalar,  göğüs boşluğumda inleyen yaralılar, aklımın sınırlarına açılmış gediklerin içine düşen umut parçaları... Ateşkes halindeyim ama kayıplarımı toparlayacak halim yok. Acı topyekün saldırılarla ruhumu infilak ettirmişken, nasıl oluyor da bedenim bir bütün halinde duruyor şaşıyorum. Duygularım yağmalanmış gibi. Her şey birbirine karıştı. Şimdilerde diyorum ki, "Ateşkes ilan ediniz, duygularımı salıveriniz." 

Buralarda yangınlar çıkar bazen... Fırtınalar kopar. Seller yıkar sokakları... Kasırgalar yutar şehirleri. Yine de söylemem. Onca gürültüye rağmen duyulmaz bu sesler. Sessizlik tek hakimidir bu toprakların. Bildim değerini, başka bilen göremedim. Bu topraklar çokça nadasa bırakılır, sonra ekilir biçilir, solar, sararır, sulanır, serpilir. Yerimiz göğe, göğümüz yüreğimize değerse, bilin ki tüm duyguları yaşatır bu topraklar... "Bırakınız savaşı... Huzur veriniz. Ne olur huzur veriniz."

15 Nisan 2017 Cumartesi

Defigam-1

Gamı defetmek üzere geldim. Kederi yakamdan silkelemek için ağır ağır çıktım merdivenlerden. Canhıraş bağırasım var, omuzlarım çökmek üzere. Tüm bu karmaşa yerle yeksan edecek beni, az kaldı. Binbir zorlukla çıktığım bu basamaklardan gerisin geri düşersem, her şey mahvolacak...

Dedim ben sana, hem de defalarca... Ağzı mühürleyen şeyler vardır, yeri gelir yüreğini de mühürler. Bilinmese de anlaşılması zorunludur. Sarılmaya, sarmalanmaya en çok ihtiyaç duyulduğunda, yakınlıkların uzaktan el salladığı, mesafenin fersah fersah açıldığı anlar vardır, aciliyet sırasında sonlarda da olunsa, derhal müdahale edilmelidir.

Bak yine söylüyorum can dostum, kabullen! Ya kabullen, ya üzül. Seçim senin... Sendeki hissikablelvuku, fikirlerini etkiliyor, ardından da eylemlerini yönlendiriyor. Evet hissediyorsun, anlıyorsun, fark ediyorsun... Yapıyorsun bunları da, senin fikirlerin onların fikirlerini etkileyecek, senin eylemlerin onların eylemlerini yönlendirecek diye bir kaide yok ki... Keşke insanlığın etki-tepki yasası düşündüğün gibi işleseydi. Her şey ne kadar da güzel olurdu. Etkine karşılık beklediğin tepkiyi bulduğun an, sakın ikinci defa düşünme! Tut ve bırakma onu.

Kederi üzerinden atmak için gözlerini çıkarasıya ovmuşsun. Giysilerini parçalayasıya yıkamışsın. Ruhunu söndüresiye sıkmışsın. Yapma can dostum, mahvetme kendini. Kıymetini bil... Yersiz gamı defet de, kederin bir miktarı kalsın, dert değil. O da lazım... Sevginin olduğu yerde keder de olur, biliyorsun. Fazla sevginin, fazla engel teşkil ettiğini düşünen varsa, elinden bir şey gelmez. Bildiğin tüm yollarla engelleri kaldırdığını apaçık göstermişsen üstelik... Sevgiden sıkılan, şımaran her kim varsa bırak onları, her şey olağanüstü olacak...

31 Mart 2017 Cuma

Kendimden öteye mektup

    Beriden salıyorum güvercini, ötede yakalayana selam olsun. Sevgili mektup arkadaşım,

    Bakıyorum da, aylar hatır gönül dinlemeden geçip gitmiş. Yazma sıklığım nispeten azalmış olabilir. Söyleyeceklerim tükenmiş olamaz ya... Ufak çapta bir akıl tutulmasıyla bomboş bakıyorum kağıda. Yarıçapını hesaplıyorum alelacele aklımdaki tutulmanın. Neyime yarayacaksa? Sözcüklerin sistematik hatalarını düşünerek yazmaya başlıyorum. Ne çok kavga ettim kendimle yazmayınca bir bilseniz. Yazmayınca diyorum, yazamayınca değil. Yazamadığımı nerden çıkardınız. Düpedüz yazmıyorum işte... Marifetmiş gibi söylüyorum üstelik. Yarıçapı kullanacağım bir dakika... İllaki bir alan hesaplarız, olmadı hacim hesabına da gireriz. Ne kadar yer kaplıyoruz birbirimizin hayatında, dostluğumuzun hacmi nedir, bir bilelim değil mi? Ona göre davranalım. Bak sağ elim titriyor yine. Namussuz, bırakmıyor ki şöyle ağız tadıyla bir yazayım! Hah, hacim demiştim en son. Sevgimizin hacmi nedir? Sığar mı kalbimize usturupluca? Dolsun taşsın diyorsun, iyi diyorsun da, sen daha elindekiyle yetinemiyorsun. Bak nasıl tartışıyoruz devamlı, nasıl yiyoruz birbirimizi...

    Omuz dediniz, gel yaslan, ağla... Diz dediniz, diz dize oturalım, konuşalım dediniz. Ne hikmetse ne zaman arasak ulaşamıyoruz sizlere, ey omuz ve diz sahibi yüce dostlar, arkadaşlar, tanıdıklar ve daha niceleri... Niceliğiniz pek çok da, niteliğiniz barajın altında kalıyor.  Ağla ağla ağla... Taşıyor sular, yıkılıyor baraj. Nereye kadar? Ağlayışlarımıza da alışırsınız. Diğer şeylere alıştığınız gibi. Çabucak yitirir tesirini, sıradanlaşır, günlük bir etkinlik, rutin haline geliverir. Gül gül gül, çatlayana kadar gül! Birazcık soluklanıp düşüneyim deme sakın. Çok düşünürsen kafayı yermişsin. Kafayı yiyeceğine otur doğru dürüst yemek ye! Abuk subuk besleniyorsun zaten... Midenin hacmini iyi hesaplayamamışsın. Neyine yarasın o yediğin bir avuç şey. En iyisi şu sözcüklerin aklımda kapladığı alanı hesaplayayım. Aklımın kafamdaki hacmini de buldum mu tamamdır! Akıl tutulmasının kaynağı neymiş anlarım. Niye kaçınıyormuş yazmaktan sorarım ben ona! Bre gafil! Derim, çekerim kulağını. Sen kim oluyorsun da yazma emrini vermiyorsun? Sus! Konuşma... Konuşturtmam, tıkarım ağzına lafları... Hah şöyle... Bir hesaplarım alanını, hacmini, öyle kalırsın ortada işte...

    Ben tek bir damla gözyaşının kıymetini göz pınarında gördüğüm an değil, daha aklında belirmeden, gözünde akacağının habercisi olan kederi ya da sevinci görmeden anlarım! Öyle sessizce, bir anda akar bazen, bilirim, bilirim de, elimden bir şey gelmez. İçinden geçenleri tahmin etmeye yaklaşamam bile... Sormak ayıbıma gider ya da çekinirim o anlarda... Anlamamış, fark edememiş olmak üzer, birkaç özür mırıldanır susarım. Bilirim, en çok da o susuşlar yaralar. Kendin bile zar zor karşılık bulurken iç sesine, ben dile getireyim, sesin olayım, sesine sarılayım, yarana tuz basmadan gözyaşların, sileyim istersin onları. Sarılsam geçer mi? Deyişim ondandır. Bilirim, geçmediği anlar da olur. Geçmesini ümit ederek sarılırım her seferinde. Bil ki, gözyaşlarının hacmini katsaydım hesaba, bir avucumu kapladıkları an kahrolurdum. Kaç avuç ağladığını sakın söyleme... O zaman bu alan ikimize de yetmez. Önce nefesimiz, sonra yüreğimiz daralır. Yalvarırım gül, gül ki genişleteyim bahçelerini. En sevdiğin çiçeklerden, ağaçlardan dikeyim oraya... Ağaç gölge yapana dek büyüsün, büyüyelim biz de onunla beraber. Uzanalım altına, gölgenin kapladığı alana, gölgenin içindeki hacmimize bakıp gülümseyelim. Gülüşümüz tüm yüzümüzü kaplasın, kaplasın ki, mutluluğumuz hiçbir kalıba sığmasın. Kalıbımızın hacmi hesaplanamasın. Sınırsız ve sonsuz olalım. Aklım tutulacaksa da, sana bakarken tutulsun. Dilim tutulsun mesela, sırf sana yakışacak kelimeleri dile getiremediği için tutulsun bir anlık. Yüreğim tutulsun, aşka tutulsun ama... Tutulalım ve tutunalım birbirimize. O zaman hep yazarım, yazma emrini beklemem aklımın, aklımı yok sayar, kalbimi devreye sokarım. Bilirim ki, aklım kalbimi değil, kalbim aklımı kavrar. Kalbimin bedenimde kapladığı alan üç aşağı beş yukarı aynıdır diğerleriyle... Ama hacmi, işte onu bir ben bilirim, eşi benzeri yoktur; bazen içine kapanır avuca sığar, bazen de evrene tepeden bakar, her yeri kaplar.

     Söyleyeceklerim bitmedi, bitemez. Açığa çıkacağı anları beklerim hasretle... Kağıda döker, göğe dikerim gözlerimi minnetle... Yük bindirdiysem sana affola, sitemim sana değil, diğer ötedekilere... Sen başkasın. Sen, bensin. Şükür kavuşturana, şükür yazdırana...

Yüreğinden öperim,
Selamımı alıp güvercinimi geri göndermeyene aşk olsun!

20 Şubat 2017 Pazartesi

Matem-14

Son matemimdir, on dördüncü matem... Görüyorsun ya, on beşe tamamlayamadım, zira gerçeği kavrayamadım. Kendi içimdeki gerçekliği, dış dünyaya uyarlayamadım. Çepeçevre sözcüklerin arasında kayıplara karıştım. Oysa on dördün başında, on beşin sonundaydım. On dört on beşe sandığım kadar kolay yuvarlanmıyormuş. Rakamlar ne ifade eder sahi? Bu denklikler birer tesadüf müdür? Tesadüflere olan inançsızlığımı sınamak mı ister her yaşanmışlık? Bir hayli huzursuzken, nasıl gıdıklanır yüreğim? Ya da tam huzura ermişken, nasıl gıcıklanır fikrim? Sahiplenmesi güç bir terk edilmişliğin eşiğindeyim. Ellerim uzun süredir tutarsız. Avuçlarım her an gizlenmeye müsait. Özlemek, ışıklarını yanarken hiç görmediğim bir evden gelen kısık radyo sesi gibidir artık. Hangi şarkının çaldığını ne kadar kulak kesilsem de anlayamadığım zamanlar oldu. Varsayımlarda bulunduğum zamanlar... Olasılıklar tüm keskinliğimi aldı. Önce hissettirmeden, sonra hızla tüketti beni belirsizlik. Epey düşündüm, sonlar, başlangıçlarla kesişmese, her şey daha belirgin olur muydu? Karar verdim, yolun, yolda olmanın kanunuydu bu. Başka türlüsü mümkün değildi. Yolculuklar bana tek bir şey anlatır sanırdım. Yolculuklar hayatın özetiymiş. Yollar hayatın içinde akışımızı gösterirmiş. Bazen, keskin virajlarıyla, ani dönüşleriyle, kavisleriyle ve çukurlarıyla; bazen de, düzlükleriyle, yumuşak toprak yollarıyla, yağ gibi kayan asfaltlarıyla ve sürpriz dönemeçleriyle... Bak işte, söylüyorum. Kendimi yollara bıraktım, yolculuklara adadım. Karşıma çıkacaklara hazırım. Geçmiş yolların geleceğe taşınmayacağından emin olma yolunda ortalama bir hızla seyrediyorum. Rakamlar kilometre taşlarını ifade edecek. Tesadüfler baş eğdirirken, olası başkaldırılar bilgelikle yatıştırılacak. Özümüzden çalmadan, çoğalarak, inanarak ve kabullenerek... Bıraktığım değil, bırakıldığım yerden, tutunmak, tutuşmak üzere... Biri yanarken, diğeri küllerinden doğacak. Matemler işte hep böyle son bulacak.


"Beni yalnızca beklenmedik olan mutlu eder, ama pek çok beklenene çarpıp onları dağıtmalıdır."

E.C