Müge Şenel

29 Ekim 2016 Cumartesi

Bu an...

İşte... İşte tam bu an. Tam bu anda, yaşadıklarımı tarif edebileceğim, hissettiklerimi anlatabileceğim, konuşabileceğim biri yok. Bunu bildiğimi biliyorum, dolan gözlerimde, titreyen iç sesimde, derinimde, en derinimde bir yerlerde. Ruhumu hiç konuşmadan yatıştırabilecek, konuşamasak da neler olup bittiğini anlayabilecek biri yok. O "biri" ne zaman gelecek bilmiyorum. Ya da gelecek mi? Eğer gelmezse o zaman ölene dek yalnızım demektir. Bazen sadece başımı eğip, gözlerimi boşluğa dikiyorum. İşte o anda karşımda biri olmasını diliyor, ve o birinin beni tamamen kavradığını; aklında, kalbinde ve ruhunda olduğumu bilmek istiyorum. İşte o an, tam bu an. Daha fazla açıklayamam. Çünkü karşımda o "biri" yok. Biliyorum.



22 Ekim 2016 Cumartesi

Haydi söyle...

Penceremi araladım, kör değneğini beller gibi karanlıkta seni arıyorum. Gözlerime ilişir gibi oluyorsun, bakışlarındaki hiddetli ince alaycılığı hemen tanıyorum. Yağmur, sesi kısılmış cızırdayan bir radyoyu andırıyor. Çalan şarkıyı anlayamıyorum, iyice kulak kesiliyorum. Düğmeleriyle oynuyorum, sağa sola çevirip anlaşılır hale getirmeye uğraşıyorum. Pes ediyorum yapamayınca. Tekrar sana odaklanıyorum. Hala oradasın. Hayalimde, gerçeğin aksine, gitmemişsin. Daha az kızgın, daha duyarlısın. Gözlerim dolduğunda yanıma geliyorsun mesela. Teselli ediyor, sarılıyor, saçlarımı okşuyorsun. Hayalimde sana bir şeyleri anlatmama, açıklamama gerek yok. Sessizce anlaşıyoruz. Sanki birbirimizin aklından geçenleri okuyoruz. Hayalimle gerçeğin örtüştüğü tek bir nokta var. Yanımdasın ama, hala sevmiyorsun beni. Bunu hissedebiliyorum. Yani değer veriyorsun ama, öyle sevmiyorsun işte. İstediğim gibi değil... Olsun diyorum, olsun. Alışkınım nasıl olsa bu duruma. Şimdi duyuyorum biraz şarkının sözlerini. "Haydi söyle" diyor. "Onu nasıl sevdiğimi..." Söyleyemem diyorum. Her şeyi söylerim, onu söyleyemem. "Rüyalarda gördüğümü, haydi söyle..." Onu söyledim zaten. Keşke söylemeseydim. Bilmiyordum yüreğimin bu kadar alazlanacağını. Ruhumun sararıp solacağını, düşüncelerimin aleve dönüşüp önüne geleni yakıp kavuracağını... Ve bir gün, ansızın sönüp, nefes kesici bir soğuğun ortasında, beni donmak üzere yapayalnız bırakacağını... Bilmiyordum...



9 Ekim 2016 Pazar

Matem-12

"ben üzgündüm,
ama onlara yorgunum dedim."

küçük prens


unutan iyileşir demişlerdi,
boğazımdaki hırıltı geçmiyor.
sıcaklık boğucu, yağmur geliyor...
bazı mektuplar göründüğünden uzun,
ve kısa bazı yolculuklar.
insanlar aşık oluyorlar,
ve ben hayretle izliyorum.
hüzünlendim bugün
attığım her adımda,
kuşların benden kaçmasına göz yumarak...
meşe ağaçlarından medet umuyorum
yazın guguk kuşlarına,
kışın cırcır böceklerine hasret...
sonunu önceden biliyorsan,
sonlandığında üzülmeye hakkın yokmuş
affeden rahat uyur demişlerdi,
gözüme uyku girmiyor.
korkudan bahsediyorlar,
ve ben hissizleşiyorum.
her yalnız kalışımda,
düşünüyorum yorulmayı göze alarak...
yoğruluyorum, yoruluyorum
ruhum safi duygulara
varlığım aşka hasret...
bazı kalpler göründüğünden hafif,
ve ağır bazı kelimeler...



1 Ekim 2016 Cumartesi

Matem-11

Yarım kalmış cümlelerin sonuna zorla iliştirilmiş üç noktayım ben.
Asla ağza alınmayacak kelimelerin biçare korkusu...
Sevgisini haykıramayanların alçak gönüllü kabullenişi...
Sait Faik'in lüzumsuz adamı, Ali Teoman'ın zümrüdüankası, Kafka'nın Milena'sı, Goethe'nin Werther'iyim.
Keşkelerin umursanmayan gururu...
Pişmanlıkların mecburi bakışı...Vapurdan kendini denize bırakıvermek isteyen, hislerini hem en dipte hem de en dorukta yaşayan, mektuplara sığamayıp taşan, aşkı acıyla perçinleyip yüreğinin omuzlarına yükleyen bir düşkünüm.
Güzelin aşkını bekleyen çirkinin cam fanusunda son yaprağını dökene kadar bekletilen, küçük prensin narin ve kederli dostu... Boynu bükük nakışlarla beyaz masa örtüsüne işlenen gülüm.
Kapıların ardını gözleyen kalbin ritim bozukluğu...
Yıldızlı gecelerin derin uykusuzluğu...
Sensizliğin vardiyali bekçisiyim.
Seyrek yağmurların kararsızlığı, kışın küskün güneşi...
Kupkuru ve sessiz ağlayışların bitkinliğiyim.
Ses çatlamaları, baş ağrıları, rüya ve kabus arasındaki belli belirsiz geçişler...
Kimsesizliğin uzanamayan, dokunamayan elleriyim.
Daktiloya çekilemeyen şiirler...
Çocukluğun soğuk geceleriyim.
Kuşlara tutunan a'mak-ı hayal...
Hafiflemeyi bekleyen aşk hamalıyım.
Yaşar Kemal'den duydum, kuşlar da gitti...
Yalnız üç nokta kaldı geriye...