Müge Şenel

24 Nisan 2016 Pazar

İliklerime kadar işlemiş düşünmek...


İliklerime kadar işlemiş düşünmek...Hatta kaşlarım inip kalkmadan, göz kapaklarım meraklı gözlerimi örtmeden ve hatta elimde kalem olmadan düşünemez olmuşum. Ondandır doğada anlam arayışım. Daha doğrusu var olan anlamı kurcalayışım. Fark ettiklerimi yeniden fark ederken aynı heyecanı hissedişim. Tekrar tekrar altını çizdiğim satırları hatırım için sürekli tazelemek isteyişim. Düşünmek değil aslında... Düşünebilmek. Satır aralarından uzaklaşırken, düşünmekten de uzaklaşanları kitap raflarına sığdırabilmek. Belki de düşünmenin ötesine geçip düşünebilmenin hayati önemini kavratabilmek. Kelimelerin içine sinen satır arası kokuları duyumsatabilmek. Tek düşündüğüm bu. İliklerime kadar işlemiş düşünmek...

23 Nisan 2016 Cumartesi

Matem-5

Bildiklerimi anlatamam. Siz anlatın, ben dinlerim. Anlatma konusunda beceriksizim diyerek saçmalamak istemiyorum. Sadece bildiğim bazı şeyleri anlatmakta değil, onlarla yaşamak konusunda iyiyim. Bırakalım böyle kalsın... Siz araştırdıklarınızı, öğrendiklerinizi heyecanla aktarırken ben başka yerlerde gezen aklımı oraya sabitlemeye çalışayım. Biraz hayret ederim, kaşlarımı kaldırıp birkaç şey söylerim. Yetmez mi?

"Eğer varsan kim umursar?" diyor bir şarkı. Değinmek istediğim nokta tam olarak bu... Varız evet, varız da, kimin umrunda? Benim değil, senin değil, onların hiç değil... Dolayısıyla anlatılanların değerini biçen birileri yok. Değer biçmek haddimize de değil zaten... Paylaşmak için paylaşmak olmasa, kendiliğinden gelip masanın baş köşesinde otursa anlatılar... Hemen çayın içine atıp karıştırıversek duyguları... İçtikçe sökülsek, bilinçli bir bilinçsizlikle...

Okuduğum kitabın can alıcı cümlelerini serebileceğim bir sofra kurun önüme... Beraberce yiyip içelim. Unutkanlığın ne olduğunu unutalım hadi... Kendi karmaşamızın basitliğinin farkına varalım. Zaten zor... Zorlaştırmayalım daha fazla. Konuşma hızımın düşünce hızıma eşit olduğu adaletli bir yere varalım yine beraberce... Öğrenin soru sormamayı... Anlamayı sessizce. Biliyorum sabretmek de zor. Zorlukları zorlayarak aşamayız. Sakin olalım, uzanalım gökyüzünün altına, dinlenelim çimenlerde biraz. Dökülsün özgürlük arzusuna kavuşmak isteyen kelimeler dudaklardan... Söz veriyorum son vereceğim esaretlerine. Görülenler, duyulanlar ve okunanlar karıştı birbirlerine. Ayrıştırmak için zaman lazım, yazabilmek için.

Algıma takıldı saklanmak isteyen alaycı gülümsemeler... Yakalanmayacaklarını düşünecek kadar kibirliler. Bir o kadar da şapşal... Zaman lazım anlatmak için. Sorulardan uzak durulması lazım... ve çay, yol, doğa ve zamana olabildiğince yakın olmak...

14 Nisan 2016 Perşembe

Bir garip meczup

Nicedir yazmak gelmiyordu içinden, eli kalem tutmayalı yıllar olmuştu. Korkarak yaşadı kağıtlardan... Kitap kokusuna hasret kaldı. Yaşamıyordu aslında, yaşıyormuş gibi yapıyordu daha çok. Hayal gücünün köreldiğini hissediyordu. Kasabaya indiğinde dehşete düşüyordu. İnsanların arasında yürümek korkunçtu. Artık duyduğu hiçbir müzik, şahit olduğu hiçbir olay, gördüğü hiçbir insan duygularında kıpırdanmaya neden olamıyordu. "Eskiden..." diye başlayan cümleler kuramayacak hale gelmiş, hangi zamanda ve hangi amaçla yaşadığını unutmuştu. Eskiye dair anıları silindiği gibi, geleceğe dair umutları da tükenmişti. Aldığı her nefes için eziyet çekiyordu. Hayatına kendi elleriyle son verecek cesareti de yoktu. İçinde bulunduğu durumdan şikayet edecek acizliği bile bulamıyordu kendinde... Kasabaya ekmek ve peynir almak için iniyordu. Başka bir şey yediği yoktu zaten. İnsanlarla arasında bir saat yürüme mesafesi vardı. Yeterince güvenli bir uzaklıktaydı kendince. Yaşadığı barınak ormanın kıyısında, ağaçların seyreldiği yamaçtaydı. İnzivaya çekileli kaç yıl olmuştu, hatırlamıyordu. Tüm bunlara kim, ne sebep olmuştu, bilmiyordu. Kuşların sesini her gün duymasa, onları da unuturdu. Ya da ağaçların rüzgarda hışırdayan yapraklarını... Yakınlardaki göle balık tutmaya gidiyordu bazen. Küçük bir salla gölün ortasına açılıyordu. Oltasına takılan balıkları hemen geri salıyordu. Kasaba halkı "bir garip meczup" diyordu ona. Herhangi biriyle konuştuğu görülmemişti. Her zaman istediği gibi yalnız bırakılmıştı. Titreyen bir ruhu, idrak eden bir aklı, hisseden bir yüreği yoktu. Bu yüzden ne düşünüyor, ne umursuyordu. Peynir ekmek yiyor, uyuyor, balık tutup bırakıyordu. 

Geçenlerde kasabaya bir arkadaşımı görmeye gittim. O anlattı bir garip meczubu... Hikayesinin tamamını merak ettim. Her gün erkenden uyanıp dolandım etrafta. Belki kasabaya iner de görürüm diye... İnzivaya çekildiği yere gitmek, konuşmak istedim. Başıma bir hal gelir diye karşı çıktılar. "Sesini bile duyan yok, ne yapacağı belli olmaz!" dediler. Keşke dinlemeseydim. Bu sabah bir telaş odama daldı arkadaşım.

"Duydun mu? Bir garip meczubu ölü bulmuşlar." Hemen fırladım yataktan.

"Ne diyorsun sen? Emin misin? Nerede?" Tuhaf bir şekilde burkulmuştu içim...

"Göle açılmış, balık mı tutuyormuş neymiş. Düşmüş herhalde, ormanda yürüyüş yapan bir grup duymuş çığlıklarını. Pek bir feryat figan etmiş adamcağız." Gözlerimin dolduğunu gizlemek için pencereye doğru çevirdim başımı. Hızlı hızlı konuştum belli etmeden.

"Gidip bir bakalım mı ne yapalım? Merak ettim ben."

"Hadi gidelim, aslı astarı neymiş öğreniriz. Tanımazdım etmezdim de, üzüldüm be." Başımla onayladım. Koşar adımlarla gittik kalabalığın arkasından ormana doğru. Gölün kenarında bir yığın insan birikmişti. Arama-kurtarma ekibi olduklarını tahmin ettiğim üniformalı birkaç kişi küçük tahta salı kenara çekiyordu. Şaşkınlıkla sala baktım. Ancak bir çocuğun sığacağı büyüklükteydi. Sonra onu gördüm, bir garip meczubu... Gölün kıyısına yatırılmıştı. Yüzü bembeyazdı ama huzurlu bir ifadesi vardı. Elindeki oltayı sıkı sıkı tutmuştu. Parmaklarını gevşetmeye çalışsalar da nafileydi. Kalabalıktan hayret nidaları yükseldi. Sadece peynir ekmekle beslenmekten küçülmüş çelimsiz bedeninin yanına gittim. Görevliler yaklaşmama izin vermedi. Farkında olmadan bağırdım.

"Oltanın ucunda bir şey var!" Hemen oltaya yöneldiler. Oltanın ucuna iple bağlanmış tahta bir kurşun kalem ve küçük bir kağıt vardı. O anda her şeyi anlamıştım. Kurşun kalemle son kez yazmıştı belki de kağıda. Islandığı için okunmuyordu. Okunmasını da istemiyordu belli ki... Yıllar evvel terk etmek zorunda kaldığı kalemi ve kağıdı balıkların yanına salmıştı. Yitirdiği anlamlı varlığının ardından kendini suya bırakmıştı. Anlattıkları gibi korkak değildi o. Görüp görebileceğim en cesur adamdı. Hikayesinin tamamını asla öğrenemeyeceğim, bir garip meczup...

Başta anlattıklarımın bir kısmını arkadaşımdan öğrendim, bir kısmını ben yazdım. Adını bile bilmediğim bir garip meczubun anısını yaşatmak için. Yazmadan yaşamanın bir anlamı olmadığını bana gösterdiğin için saygıyla ve sevgiyle anıyorum seni koca yürekli cesur adam... Daima yüzündeki o son ve mutlak huzurla uyu...


11 Nisan 2016 Pazartesi

Matem-4

Yanlış yerde... Yanlış zamanda... Yanlış aşklar...

Söylemesi kolay elbet... Seçemiyoruz yeri, zamanı, kim olduğunu. Seçebilseydik adı "aşk" olmazdı derler duymadın mı hiç? Sen iyisi mi bilmediğin konular hakkında yorum yapma. Duyguları dilediğince yaşamaktan yoksun biriysen konuşma ne olur. Sevebilme kabiliyeti herkeste bulunmaz. Yorma bizi lütfen... Sana bir şey söyleyeceğim. Söyleyeceklerim hoşuna gitmeyecek.

Korkarım ki bir gün biri sana da aşık olacak. Ama sen anlamayacaksın... Ürkeceksin sevilmekten. İstemeyeceksin etrafında sana bu kadar değer veren birini. Daha önce hiç tatmadığın bu duyguyu kabullenemeyecek ve kaçacaksın. Sana aşık olan kişiyi zavallı olarak göreceksin belki de... Aslında böylesi naif duyguların o kişiyi nasıl yücelttiğini fark etmeyeceksin. O kişiyi yok sayarak devam edeceksin hayatına. Kırmaktan çekinmeyeceksin. Umurunda değil ki... Sen yalnızca kendini sevmeyi bilen birisin. Onu bile doğru düzgün beceremiyorsun bana kalırsa. Merak ediyorum, sabahları uyandıktan sonra aynaya bakınca ne görüyorsun? Nasıl biri olduğunu düşünüyorsun? İnsanların sana olan ilgisi seni eğlendiriyor büyük olasılıkla. Günlük hayatın içinde gülüyor, konuşuyor, işlerinle ilgileniyor, keyifle yemek yiyor ve huzurla uyuyorsun. Peki öyle mi sahiden? Hadi, bir kez olsun dürüst ol kendine karşı... Bu basit döngüde mutlu musun? Evet yanında seni seven arkadaşların ve ailen var biliyorum. Ama o sevginin türü çok farklı. Kendiliğinden var olan ve alışılmış bir sevgi o senin için. Anlamını bir kez olsun düşünmediğin, zaten olması gereken bir sevgi. Ya diğeri? Eksikliğini hissetmiyor musun? Ruhun hissetse de aklın almıyor farkındayım. Aşkın sıradanlıktan ne kadar uzak olduğunu bir bilsen! Anlayabilsen keşke. Açık açık söylemek zorundayım, pek umut vaat etmiyorsun. Algılarını kapatmış ve başka şeylere yoğunlaşmışsın. Ah ne kötü... Üzülüyorum senin adına... Bir insanın aşksız yaşıyor olması üzüyor beni... Aşksız yaşamaktan çok aşkı anlayamaması aslında... Aşkı tadamadan ölmesi... Bir an önce silkelenmelisin. Üstündeki o nahoş ruhsuzluğu atıp, taşlaştırdığın kalbini yumuşatmalısın. Yoksa bu dünyadaki en acınası, en zavallı insan sen olacaksın. Korkma, sev seni seven kalpleri. Tabii öyle herkese aşık olamazsın. Ben sana en baştan anlatacağım bekle... Sevginin aslında bir bütün olduğunu ama kalbimizde kollara ayrıldığını... Hislerin ne kadar çabuk incindiğini, aşık olmanın en büyük cömertlik olduğunu, küçük mutlulukların sırrını... Hepsini anlatacağım. Hadi bak etrafına, göreceksin aşkın seni nasıl da çabuk bulacağını...

Aşkta yanlışlık yoktur, yanlışlık yanlış olduğunu düşünen zihindedir.
Aşk aşktır, hepsi bu.

9 Nisan 2016 Cumartesi

Matem-3

Kar yağıyordu durmaksızın. Önce bir iki adım yürüdüm, sonra durdum. Kararsızlık içinde beklerken, yolunu şaşırmış bir kar tanesi kondu burnumun ucuna. O kadar küçük ve tatlıydı ki sevmiştim onu. Yanımda götürdüm, sakladım. Sevdiği soğuk ortamdan hiç ayırmadım kar taneciğimi. Daha çok seyretmek için onunla yaşamaya başladım. Ama üşütünce hasta oldum. Çok kızdım ona. İçeriye aldım, bu sefer de o dayanamadı sıcaklığa. Gözlerimin önünde eridiğini görünce üzüldüm. Biz ayrı dünyalara aittik. Saniyeler içinde terk etmişti beni... Yasını tuttum ama gelmedi geri. Her kar yağdığında sadece izledim içeriden. Neye benzetirsem benzeteyim, bir hayat gerçeği bu. Önce seversin, sonra canını yakar. Ayak uyduramayınca üzülürsün. Kaybedersin bir gün. Saniyelerin yerini aylar, yıllar alıverir. Ancak daha belirgin bir gerçek var ki, o da şu: "Acıyı, kaybı ve pişmanlığı geride bırakmak mutluluğu getiren tek yoldur." Öyle değil mi kar tanesi?

12.11.2011

8 Nisan 2016 Cuma

Matem-2

Bakın şimdi biz ne yapalım biliyor musunuz? Dostmuş gibi davranmayı bir an önce keselim! Çünkü ben çok değer verip hemencecik güvenmekten vazgeçemiyorum. Yok, gerçekten yapamıyorum, yapamayacağım. Sonsuz bir sevgi var içimde, dağıta dağıta bitiremeyeceğim cinsten! Siz de beni hayal kırıklığına uğratmaktan, birdenbire yersiz laflar edip yüreğimi incitmekten vazgeçemiyorsunuz. Sonsuz bir ikiyüzlülük var içinizde, değiştire değiştire bıkmayacağınız cinsten! Ben kendime neden? diye sormayı bıraktım. Bırakalı çok oldu... Kötü bir alışkanlıktı. Benim değişmem gerekmiyor çünkü. O yüzden neden? diye sormam da gerekmiyor. Ben sevgisiz yaşayamam... Kendimi kısıtlayıp, sizleri kabullenip aranızda yaşamaya çalışamam. Yapamam! diyorum. Anlayın beni artık! Ruhumun nefes alamadığı bir yerde bedenim yaşasa n'olur? Siz bu düzeni yaratan ve bu düzende yaşamaya alışmış omurgasız insanlarsınız. Duyguları bilmiyorsunuz  demeyeceğim. Kendi aranızda bu duyguları kendinizce yaşıyorsunuz çünkü. Sorun bu duygulara yükleyemediğiniz değerler... Duyguların adlarını, kimlerin üzerinde sıfatlaştıklarını biliyor olabilirsiniz ama, derinlere inecek kadar cüretkar değilsiniz. Olamazsınız da... Yüzeyselliğe bir kere alıştınız mı bırakamazsınız. Öylece geçer gider hayat... Ne zaman biri gelip sizi derinlere çekmeye çalışsa tez vakitte uzaklaşırsınız. İyi ki öyle yapıyorsunuz. Zaten artık ne yaptığınızı umursamıyorum. Ben kalbimin kapılarını her zaman ardına kadar açacağım inadına. Kapıyı hafifçe aralayıp ürkek ürkek bakmayacağım oradan! Belki hep böyleydiniz, belki de değiştiniz zamanla... Ben değişmeyeceğim. Korkarak ayakta duramam. Yaşadıklarımı anlatmaktan çekinerek, kim ne düşünür diyerek, gölgelerde gizlenerek, duygularımı saklayarak, kalbimi taşlaştırarak hayatta kalamam. Ne düşünüyorsam söyleyeceğim. Ne hissediyorsam hissettireceğim. Yol ayrımına geldiklerim için ikinci kez düşünmeyeceğim, yürümeye devam edeceğim. Siz benim yolumdan gelemezsiniz. Sizin yeriniz rahatlıkla rol yaptığınız, asalaklar gibi dolaştığınız oyunyaşamlardır. Bu oyunyaşamlarda her zaman kazandığınızı sanarak aslında kaybettiğinizi fark etmiyorsunuz. Karakterinizi, değerlerinizi, ruhunuzu ve son olarak da anlamlarınızı. Evet, anlamlarınızı. Bir şeylere yüklediğiniz, değer biçtiğiniz, bünyenize dahil ettiğiniz anlamları. Onlar olmadan bir hiçsiniz. İkiyüzlülükle elde ettikleriniz, hırslarınızla ezip geçtikleriniz, gözlerinize mutlak bir aşk, sevgi ve iyilikle bakanları üzmeniz sizi "hiç" yaptı. O halde, buyrun yaşayın. Satranç tahtasına dönüştürdüğünüz ilişkilerinizin üzerinde piyon yaptığınız insanları öne sürün. Ama herkesi piyon yapamazsınız. Birkaç kişiye kendilerini önemli hissetmeleri için güç de vermelisiniz. Şahınız, veziriniz falan da olmalı yani... Değer veriyormuş, umursuyormuş, güveniyormuş gibi yapmalısınız. Beraber bolca vakit geçirip kahkahalar atmalı, yalancıktan bir şeyler paylaşmalısınız. Baktınız hoşunuza gitmedi, lafınızı yapıştırıp bırakırsınız. Ne olacak ki zaten? Onlar da sizinle aynı kafa yapısındalar. Devam ederler oyunyaşamlarına... Nasıl olsa herkes durumdan memnun. Durumların, olayların üstüne gidip de ne yapacaksınız. Huzurunuz(!) bozulmasın. Biraz zaman geçer yine konuşursunuz. Unutulur, yutulur, sindirilir gider. Hiçbir şey olmamış gibi... Ben satranç oynamıyorum, ne yazık ki geliştirdiğiniz stratejiler boşuna... Çoktan şah-mat oldunuz.

Gerçekten güvenenlere, sevenlere, değerlerin farkında olup etrafındakilerin üstlerine titreyenlere, büyük kalpli güzel insanlara selam olsun! Benim yolum sizinledir...

3 Nisan 2016 Pazar

Matem-1

Ve bir devrin sonu geliyor, gözlerimden akan yaşları silemiyorlar, çaresiziz, sessiziz, biz olmaktan çıkıyoruz... Ben "ben" oluyorum artık, yalnızlaşıyorum. Fark etmiyorlar yanaklarımın masum ıslanışını, sağımdan ağlıyor, solumdan gülücük saçıyorum, derdimi paylaşamıyorlar. Söz vermiştik, kenetlenmiştik birbirimize, derin darbelerin karşısında tebessüm edince hafife alınıyorum, ruhsuzca karşılıyormuşum gibi yıkımları... Çağırıyorlar kibirli gözlerin karşısına, dipsiz alaycılık sarsıyor ruhumu, "neden" diyemiyorum, alacağım cevaplardan korkuyorum! Bildiğim sorular var, cevapları aşikar, çaresiz korkular, delice kıvranışlar var orada, bırakın gideyim, uğramayayım serin sulara, üşüyorum ben... Pişmanlık ve gurur mertçe çarpışamaz o meydanda, utanç verici sessizliklere katlanamam ben, bırakın destek olmayın bana, layıkıyla olmuyorsa... Uçarı hayaller uğruna harcamayın hayatımı, sınırlarımı zorlayamam daha fazla, ağzımın payına düşen parça çok büyük, yutamam, sindiremem, kaldıramam...

Demişti bana, sen üzüldüğünde üzüldükleri günlerden sonra, sen üzüldüğünde sevindikleri günler gelecek diye, haklıymış, kabullenmek zor. Ağlarsam duramam, sarsılır benliğim, ağlarsam ağlatırım, durduramam, bırakın gideyim... Tutmayın kolumdan, sarılmayın bana, teselli olmayan tesellilerinizi kendinize saklayın! Duymak istemiyorum yalanlarınızı. Öyle kolay ki gözlemleyerek yorum yapmak, tahminlerin sığ kıyısına olta sallamak, asla tutamayacağın balığa yem atmak... Rahat bırakın beni, açmayın ararsam, uzun sessizliklere bürünürüm sonra, bir şey demeden gideyim, konuşturmayın beni... Konuşmak, anlatmak istemiyorum, susmak istiyorum. Beraberce susalım, susarak anlayalım birbirimizi. Ağzımın payını aldım. Bırakın susayım, konuştuğum yeter.