Müge Şenel

23 Şubat 2016 Salı

o -bir- şarkı

Bilmediğim bir dilde,
Sözlerini anlamadığım bir şarkı
Söyleyemediklerimin tam karşılığı
                                    nasıl olur?

Yırtılmış düşünceleri yamarken
Sökülen kelimeleri dikiyor...
Dilimin varmadıklarını elleriyle yakalıyor
çekip çıkarıyor dipsizliğimden
kimliksiz benliğimden
                      -ikircikli kibrimden-

Bir kibrit çakıyor şakaklarımda
Yanarsa sönmez aklımın ucunda
                              belki yanmaz

Hislerimin dilini keşfedip
Konuşmaya cüret eden bir şarkı
İkimiz de kişi değiliz
O zaman bu sırrı paylaşabiliriz
                   yalın olmayan yalnızlarsak
                   yanmaz ateşin yalımı gibi

Ezgiselliğe sığınıyorum
Tuşlarına dokunulan bir piyanoyum
                                  o şarkıda
Tellerim titriyor
şiddeti meçhul sarsıntılarla
Keman salık veriyor olacakları
açığa çıkmak üzereyiz
                   sıdkı sıyrılıyor sırrımızın

Yanıp kül olma arzusuyla tutuşuyoruz
                             El ele kıvılcımlarla
Yazıp sildiklerim bile belirginleşiyor
yüzsüzlüğüm karşısında
dinleme yetkinliğini kaybetmiş kulakların
yaşama tutunduğu an geliyor
                    An geliyor var oluyor yoktan

O -bir- şarkının tesiri altında
kelime hamalıyım bu hayatta
sırtım kambur, başım dik
Tam karşılığımı arıyorum
                    sırrıma üçüncü bir kişi
                    kişi olmayan
                    nasıl olur?















                                 


             


Kuvveden Fiile Geçen Ruhlar


        “Özgürlük arayışı, onulmaz ve kaçınılmaz bir tutsaklık yolundan geçer.
           Arayış içinde olan bir ruh safiyetini tehlikeye atmakla yükümlüdür.”

Evgeny Grinko - Field

     Sözlerini nadasa bıraktı. Göz pınarlarını kuraklığa terk etti. Uğursuz bir uğultu tıkadı kulaklarını. Düşünmeden bir sigara daha yakarak sezgilerini dumana bağışladı. Dumanın havada sinsi bir yılan gibi süzülmesini izlerken zamandan uzaklaştı. Tinsel alemin kapısını aralayınca olan biten her şeyi tüm yalınlığıyla idrak etmeye başlamıştı. Ruhunun çektiği sancı bir sanrıdan ibaret olamazdı.

     Şehrin tekinsiz sokaklarına bıraktı kendini. Zifiri karanlığa aldırmıyor, ısıran soğuğu hissetmiyordu. Küçükken korktuğu karanlık ve nefret ettiği soğuk şimdilerde tesirini yitirmişti. Gerçeklik algısını irdeleyen, değer yargılarını sorgulayan bir yapıya büründüğünden beri başıboş gibiydi. Sadece bir şeyden emindi: bunca kötülüğün içinde barınamıyordu. İyiliğin gizlendiği yeri keşfetmesi fazla uzun sürmedi. Kütüphaneye, pek sevgili kitaplarının bulunduğu hazineye yöneldi.

     Alfabetik nizama göre sıralanmış devasa kitaplıkların arasında dolaşıyordu. A harfine bakmadan geçti, ne aşk kelimesini ne de aşk kokan kitapları görmeye mecali kalmıştı. D’den dinginliği, H’den huzuru aldı, K harfinde duraksadı. Orman yeşili bir kitap gördü, kapağına altın harflerle dört kelime işlenmişti: Kuvveden Fiile Geçen Ruhlar.

     Dört kelime göğüs kafesini ezerek ruhunu yakaladı. Ruhu ait olduğu yere, ormana süzüldü. -Ruhlar tabiatın kalbinden yükselir. Toprak çağırır kayıp ruhları… Ağaçlar fısıldar yüce yalnızlıklarını… Dünyanın sapkınlığına hapsolanlar özlerini anımsayamazlar. Diğerleri hisseder; oraya ait olmadıklarını…-

     Rüzgâr estikçe ürperiyordu yapraklar, titriyordu manidar sayfalar… Susamak gibiydi bu kitabı okumak. Kana kana içmek istiyordu kelimeleri… Ormandaki ruh ve kütüphanedeki beden, satırların arasında bir olmak için buluştu:

                                                                ***

     Fikirlerinin zihnine sığmadığı bir an gelecek. Arayışın, işte asıl o zaman başlayacak. Esaretten kurtulmak için masumiyetine tutun, tutun ki; bu meşakkatli yolda kuşku duymadan, korkmadan yürüyebilesin. Müşkül hallere düştüğünde safi yetin gölgelenmesin istiyorsan, zafiyetini koru... Riyakârlıktan kalpleri kararmış, kinden gözleri örtülmüş kimi insan toplulukları, birbirleri için  uhlarında barındırdıkları kötü niyetleri ve akıllarında gezinen habis düşünceleri gizleyerek; siz hakiki insanları hayrete düşürecek şekilde iyi hâlli gözükerek ve sizi suçlayarak, kendilerini haklı buldukları o pis çukurda karakter yoksunu tavırlarını koruyarak, hatta bütün bu akıl almaz kötülüğün karanlığında içlerindeki şeytanı büyütüp doğurarak aramızdaki şeytanlara dönüştüreceklerdir. İşte bu aramızdaki şeytanlar, kendilerini var eden insanların ruhlarındaki safiyetle beslenerek onları dünyeviliğin sahteliğiyle kandırırlar. Böylece, uhreviliği unutan ruhlar kirlenir. İnsanlığın yalnızca suretini taşıyan bu varlıklar tüm yalanları kendi gerçekleri kabul edip size sunarak inanmanızı bekleyeceklerdir. Bir süre sonra göreceksiniz ki, inanılmaz bir çekim gücü ile bir araya gelip aralarında sözde bir bağ kuracak ve birbirleri hakkında daha önceden söyledikleri her şeyi normal farz ederek en ağır ithamlarla sizin üstünüze çullanmaya başlayacaklar. Tüm bu kaosun ortasında kalan siz, her şeyi etraflıca gören ve detayları fark eden kişiler olarak ruhsal bir sancı çekeceksiniz. Mahkum olduğunuz dünyanın kargaşasından uzaklaşmak için mutlak bir özgürlük yolu arayın. Sadece siz ve sizin gibilerin yürüdüğü bir yol…

     Ne yazık ki bu yol diğerlerinin yoluna çıkan dönemeçlerle doludur. Sakın onların yoluna sapmayasınız! Zafiyetinize boyun eğip, intikam gibi bir acizliğin oyununa gelirseniz, yolunuzu şaşırırsınız.Devam edin! Ardınıza değil, yanınıza, içinize bakın. İçinizdeki şeytanların farkında olun. Hepimizde var olan bu varlıkları kabullenin. Onları idare etmeyi, sivriliklerinizi törpülemeyi, iyiliğin gücünden vazgeçmemeyi öğrenin. Aranızdaki şeytanlardan kaçınarak, hayallerinizin peşinden koşarak, içinizden geleni yaparak, küçük şeylerle mutlu olarak ve hem acıyı hem de sevinci kucaklayarak yaşayın. Zihninizden taşan fikirleri defterlerle, kitaplarla, tabiatla, sizin gibi insanlarla paylaşın. Size yakışan, bize yakışan budur. Biz bir kitabız. Kuvveden fiile geçen ruhlarız. Çoğunlukla yalnız, bazen kalabalık… Yüzlerce cümle, binlerce sözcük, milyonlarca harfiz. Satırların arasında yaşamayı seçtik. Naif bir düşünce, tutkulu bir arzu, saf bir sevgi, sahici bir huzur, tatlı bir uykuyuz. Diğerleri bu dünyada sıkışıp kalır, biz başka dünyalarda dilediğimizce dolaşırız.

                                                              ***

     Kitabı göğsüne yasladı, koşarak kütüphaneden çıktı. Bir solukta kent ormanına vardı. Aradığını orada bulacağına o kadar emindi ki… Ağaçların gövdelerine dokunarak, yaprakları koklayarak yürüdü. Yaşlı meşenin altında oturan ruhunu gördü. Yıllardır birbirini görmeyen eski dostlar gibi bir an durup bakıştılar. Hafifçe gülümsedikten sonra hızla aralarındaki mesafeyi kapatarak hasretle sarıldılar. Göğüs kafesindeki baskı giderek kayboluyordu. Kitap ve ruh içindeki boşluğu huzurla doldurdu. Nadasa bıraktığı sözleri işleme vakti gelmişti. Gözyaşları durmaksızın akıyordu. “Tüm duyguları hissedebilmek ne büyük kabiliyet, ne güzel meziyet…” diye düşündü. Şahane bir güneş doğuyordu. Gün aydınlanırken hala ormandaydı. Yalnız bu sefer bir bütün olarak… Işığın temas ettiği her yeri gözlüyordu. Aklına, kalbine düşenleri yüksek sesle söyledi. Hatırlamak ve hatırlatmak için;

     “Biz insanız, pek az okunmuş bir kitabız. Hem yalnız, hem kalabalık… Tutsaklık yolunu aşan özgür ve özgün bir hayat… Satırların arasında, tabiatın ortasındayız. Küçük bir kuş, hassas bir çiçek, masum bir düşünce… Diğerleri içlerindeki şeytanları besleyen, biz kuvveden fiile geçen ruhlarız…”

20 Şubat 2016 Cumartesi

On birinci kattan düşen düşler

"Düşlerimi görmek için benimle düşmeyi göze alır mısın?"



♫ a small measure of peace


kuşların göçtüğünü gördüm,
penceremin önünden geçtiler
gitmenin mümkün olduğunu anlatan
kanat seslerini duydum
duymak görmekten daha çaresiz,
eylemin kendisine değil yankısına şahit olmak
görmek duymaktan daha acımasız
olanları inkar edemeden yaşamak

göğe bakarken yüzünü gördüm
bu göğün yüzü bizim gökyüzümüz mü?
hani düşlerimizi salıverdiğimiz
uçmayı kutsal kılan

kuşlar nereye gitti?
yağmur damlaları camda birikiyor şimdi
on birinci kattan düşüyor düşler
zihnim kötürüm olmaya mahkum

yolda rastladığım birine döktüm içimi
tanımadığım bir yabancıya...
tanıdığım yabancılar da var etrafımda
sonradan yabancı sıfatını alanlar
yüzlerin manalarını yitirmesi ne acı
seslerin artık anımsanmaması

ruhumun afyonu melankoli
aşırı dozdan ölüyorum
beynimin mürekkebi fışkırıyor kağıtlara
delil bırakıyorum ardımda
yok edin onları!
gömün düşlerimi toprağa

gidiyorum...
çaresizliği duyarak, acımasızlığı görerek
on birinci kattan düşüyor bedenim
kanatları olmadan nasıl uçar zihnim?
kuşların peşine düşüyor düşlerim

ruhumun göçtüğünü gördüm
sebebi varlığımı anlatan
kanat seslerini duydum
bulutların geçişi pencereme aksediyor
yaşamın şeridini tasvir ederek

yağmur damlaları içeriye sızıyor şimdi
göğün yüzüne gülümsüyorum
yüzündeki kalabalığa yabancılaşarak
kolaylıkla sıyrılıyorum bağımlılıktan
ötekileşmiş bir kuş sürüsüne katılıp
tesadüfen yalnızlaşarak

on birinci kattan düşüyor düşler
zihnim kötürüm olmaya mahkum
uçmak ancak o zaman mümkün
hayatı yakalamak
kimseye muhtaç olmadan yaşamak...