Müge Şenel

19 Aralık 2016 Pazartesi

ölüm var bu dünyada

bak dedim, baktı,
kalakaldım öylece
bak, dediysem, beni dinlesin diye...
bak dedim yine, bu sefer kaçırdım gözlerimi,
ölüm var bu dünyada dedim,
lütfen bir kez olsun sarılayım sana,
izin ver koklayayım seni dilediğimce...

bak dediğim halde korkuyordum bakmasından
hitap etmekten vazgeçtim,
dikkatini celbetmekten kaçındım,
ellerim ceplerimde dokunma arzusuyla titrer halde,
gözlerim de en az ellerim kadar titrek,
sen bana bakma dedim,
bakma dediysem, bana aldırmasın diye...
konuşurum ben, ne söylediğimi bir ben bilirim
sen bana bakma, dinle beni,
ölüm var bu dünyada,
ne olur bir anlasan dedim,
bir anlasan beni, yeter bana ömrümce...
ben yine severim seni kendimce...




18 Aralık 2016 Pazar

"sanıyorsun ki" şiiri seslendirmesi

sanıyorsun ki

sen sanıyorsun ki
oturup seni düşünüyor gecelerce
iştahı kesiliyor, uykusu kaçıyor
ayak seslerini dinliyor
kaldırım taşlarının arasındaki kertenkele gibi
saklandığı yerden nadiren çıkıyor

sanıyorsun ki
kursağında diziliyor kelimeler
o yutkundukça şiir oluyorsun
is kokulu çayı bilmem kaçıncıya içiyor
ara kata sıkışmış pencerene bakıyor
kuru soğuğu içine çekiyor tahta banklarda

sanıyorsun ki sen, susuyor
kana kana içemiyor sebildeki suyu
yüreği kanıyor, çünkü bakışlarına kanıyor
tutuluyor dili, susuyor yine
düşündüğü başka, konuştuğu başka
kuytuda koyulmuş siyahlığı gölgen sanıyor

sen sanıyorsun ki
tesadüfen karşına çıkıyor
baykuş gibi ağaçların arasına sokulmuş
suskun gözleri dolu dolu parlıyor
ağlıyor yerli yersiz
yüreği yerini çoktan terk etmiş

sanıyorsun ki
seviyor seni
sanıyorsun ki sen, aşık sana!
nereden çıkarıyorsun?
nasıl uyduruyorsun?
sanıyorsun ya, sanma,
nasıl olsa gidiyor uzaklara
bakışlarının değmediği sokaklara

aşk olamadı, başka oluyor, bambaşka...




28 Kasım 2016 Pazartesi

Matem-13

Bu kaçıncı matemim üstat? Daha kaç kere anlatmam lazım? Yıllarımı harcadığım şeyleri dakikalara sığdırmamı istiyorsun ya... El insaf... Yürek bendeki de. Mangal kadar demek isterdim ama, küçüldü, dağıldı, un ufak oldu artık... Ondandır içimde bir şey tutamayışım. Sabrım da taştı taşacak. Neyi nereye koyduğumu, koyacağımı unutuyorum üstat... Yoluna ufacık yüreğim feda olsun, yol göster bana! Yolun, yolum olsun. Nasıl seviyorduk, seviliyorduk onu bile unuttum. Sevgi yüreğe sığmaz derdin, benimkine hiç sığmaz. Yüreğin kocaman derdin, övünülecek tek şeyim buydu belki, şimdi o da yok, ben ne yapacağım üstat? Ne şiir olabiliyorum, ne öykü... İki arada bir derede, akıntıya ters yüzmeye çalışıp boyumdan büyük sular yutuyorum, boğuluyorum. Yirmi dört saatlik günün, sekizini uyuyarak, on ikisini kendi drama sahnemde rolden role girerek, kalan dört saatimi başı boş dolaşarak geçiriyorum. Ne geriye dönebiliyorum, ne ileriye gidebiliyorum. Gözlerin köreldikten sonra, ufkun açık, menzilin geniş olsa ne olur? Yüreğin daraldıktan sonra, oraya sevgi uğrasa ne yazar? Tut elimden üstat, çıkar beni bu yalnızlığın içinden...

19 Kasım 2016 Cumartesi

Bazı insanlar

Bazı insanlar vardır, kimse gerçekten kim olduklarını bilmez. Aile fertleri, dostları, arkadaşları... Kimse gerçekten tanıyamaz onları... Şanslı birkaç kişi küçük rastlantılar ile hiç beklemedikleri yerlerde bu insanlara denk gelmiştir. Kimlerden bahsettiğimi daha bu satırları okurken anladınız. İşte zamanında karşılaştığınız, kısa veya uzun, etkisinden uzun süre çıkamadığınız bir sohbet ettiğiniz ve kendi çevresinden daha iyi tanıdığınız o kişiyi hatırlatmak istiyorum sizlere... Belki sokakta yürürken, belki bir dükkanda, belki de bir tren yolculuğunda yaşadınız bu deneyimi. Hem çok heyecan verici hem de ürkütücüdür ilk kez konuştuğunuz birini yıllardır bekliyormuş, tanıyormuş gibi; sanki o zamana kadar hayatınızı o ana gelmek için geride bırakmışsınız gibi hissetmek... Bir anda güvenirsiniz ona, tüm hayat hikayenizi anlatmak istersiniz. Onlar yegane dostlardır, kimsenin değerini bilemediği, muhtelif çıkarlar için terk edilen, kaybettikten yıllar sonra derin bir boşluğa düşüren... Bırakmayın onları, sımsıkı sarılın onlara... Belki de bir daha asla bulamayacaksınız.

17 Kasım 2016 Perşembe

Paradoks

Uyudum, uyandım. Hareketsiz yattım yatakta uzun bir süre. Baktım olmuyor, kalktım kendimi zorlayıp. Bütün gün yatsam da, kalkıp dolaşsam da fark etmeyecekti ya, neyse. Maksat bir hava almak, oturup üç-beş çay içmek olsun. İnce belli bardakta olacak ama. Dostlarımla içtiğim çay mı daha güzel, yoksa tek başıma düşüne düşüne içtiğim çay mı, hala karar verebilmiş değilim. Ömrümün geri kalanını bunu düşünerek geçirebilirim mesela. Ne olacak, neleri düşünmedim ki? Sahi, neleri düşünmedim ben? Bunu düşüneyim. Belki düşünmediğim bir şey yoktur ama, yaşamadığım şeyler muhakkak vardır. E insan yaşamadığı şeyi nasıl düşünür diyeceksiniz. Düşünüyoruz kardeşim işte, hayal gücü diye bir şey var. Hayret bir şey... Size uzun uzadıya açıklama yapamam. Beylik laflara da karnım tok. Kitap okuyorum ben. Edebiyatın dibine kadar iniyorum. Sizin söyledikleriniz enteresan gelmiyor bana. Söylemedikleriniz daha enteresan. Akıl vermek veya fikir beyan etmek yerine, hayat hikayenizi anlatın da keyfimiz yerine gelsin be kardeşim. Bir işe yarayın. Size sıkıcı geliyor olabilir, benim merakımı uyandırıyor. Her insan aynı olacak değil ya... Sanmıyorum ki bir insan, hayatını tamamen sıradan bir şekilde sürdürsün sonra ölsün gitsin. Yok öyle yağma. Yemiştir illa ki bir yerlerde sağlam bir tokat. Hayat kimseyi ıskalamaz. Bu sözümü de unutmayın. Şans falan kurtaramaz. Bir sıçrarsın, iki zıplarsın, üç dedin mi hoooop çakılırsın kafa üstü. Sonra yine toparlar, yine hoplarsın da, zaman alır. Zaman her şeyin ilacıdır derler gelip sana. Mukadderat dersin, eyvallah dersin, alır başını gidersin. Arada bir kendine söversin, mütemadiyen insanlara söversin. Yine dönüp dolaşıp aynı yatağa girersin. Uyursun, uyanırsın, tavanla bakışırsın, halıyla atışırsın, mutlu olmanın yollarını ararsın. Zaman geçiyor da biz geçemiyoruz diye hayıflanırsın. Aslında zaman geçmiyormuş, geçen bizmişiz, yeni öğrendim. Çok bilmiş biri kitabında yazmıştı. Çok bilen çok yazarmış, çok da yanılırmış. Büyükler öyle derler. Edepli, oturaklı tumturaklı, efendi ol derler. Biz de büyüdük de, şöyle laflar edemedik be kardeşim. Mazide kaldı bunlar. Herkes her şeyi söylemiş, bize söyleyecek bir şey kalmamış. Böyle oturup saçmalıyoruz, insanlar da okuyor işte. Devir öyle bir devir. Buraya kadar okudunuz, ben de sizin zamanınızı çaldım, diyemem. Zaman kavramını yok saydık şimdi, yakışık almaz gereksiz nezaket içeren tavırlar. Şimdi, ne diyordum; zaman yoksa, ilaç da yoktur. Kim iyileştirecek yaralarımızı? Ne unutturacak yaşadıklarımızı? Yaaa, demek ki yalanmış. Geçmiyormuş öyle kolay kolay. Yıllarca uyutmuşlar bizi... Ayakta uyumuşuz ayakta... Özellikle biz saf insanları iyi kandırmışlar. Niye? Çünkü bizler ağızdan çıkan her kelimeyi kalpten geliyor sandık. Neyse, ne yapalım, olmuş bir kere. Nedir yani, sana birkaç kere baktı, göz göze geldiniz diye sana aşık mı sandın? Ya da oturup iki kelam ettiniz diye dost mu oldunuz sandın? Sen de ne kadar hayalperestsin be kardeşim. Olur mu öyle şey? Artık yıllar yılı oturup konuşuyorsun, yediğin içtiğin ayrı gitmiyor, birbirinin her bir sırrını biliyorsun, dünya ahiret dostum diyorsun da, bir bakıyorsun en azılı düşmanına dönüşüvermiş. Dımdızlak ortada kalıyorsun ondan sonra. Yine büyüklerin dediği gibi, soğukta imirin iti gibi titriyorsun, neden, çünkü çullu kuduz gibi çıkmışsın dışarıya... Yok kardeşim yok, iyisi mi girelim içeri bizler. Kapatalım kapıyı pencereyi, girelim yatağımıza, çekelim yorganı gırtlağımıza kadar. Bir dakika dur dur, şaka yaptım. Siz de her yazılana inanıyorsunuz kardeşim... Pes etmek yok! Sen, ben içeriye girersek, kapatırsak kendimizi dış dünyaya, kimlere kalır sanıyorsun meydan? Hem içeride, hem dışarıda sürdüreceğiz mücadelemizi. Neden? Çünkü yazar öyle buyuruyor. E siz de her yazılana inandığınıza, hemen uygulamaya koymaya heveslendiğinize göre, bu son söylediğimi harbiden kabul edin, inanın bana. Benim söylediklerim cidden kalpten geliyor, sallamıyorum bak. Hala okuduğunuza göre, sabırlı, metanetli insanlarsınız, takdir ettim. Şu sözümü de unutmayın, insanlar değişirler, hem de sandığınızdan daha çabuk. Yine bir yerde okudum, insanlar değişmez diyordu. O da doğru. Hangisine inanacağız öyleyse? Ben özetleyeyim. İnsanlar değişirler, hem de insanlar değişmez kalıbının aksini kanıtlarcasına inatla değişirler, feleğiniz şaşar vallahi. Ve insanlar değişmez, yalnızca yeni kılıflar uydurup, içlerinde muhafaza ettikleri şeyleri farklı biçimlerde açığa çıkarırlar. Her seferinde yersiniz. İşte her şeyin özeti bu. Hislerin, davranışların, insanların ve hayatın... Hem kendimizle, hem birbirimizle çelişir, birbirinin zıttı şeylere bazen aynı, bazen farklı anlarda inanırız. Bu paradoks, sudoku bulmacalarıyla yarışır be kardeşim, öyle değil mi?

29 Ekim 2016 Cumartesi

Bu an...

İşte... İşte tam bu an. Tam bu anda, yaşadıklarımı tarif edebileceğim, hissettiklerimi anlatabileceğim, konuşabileceğim biri yok. Bunu bildiğimi biliyorum, dolan gözlerimde, titreyen iç sesimde, derinimde, en derinimde bir yerlerde. Ruhumu hiç konuşmadan yatıştırabilecek, konuşamasak da neler olup bittiğini anlayabilecek biri yok. O "biri" ne zaman gelecek bilmiyorum. Ya da gelecek mi? Eğer gelmezse o zaman ölene dek yalnızım demektir. Bazen sadece başımı eğip, gözlerimi boşluğa dikiyorum. İşte o anda karşımda biri olmasını diliyor, ve o birinin beni tamamen kavradığını; aklında, kalbinde ve ruhunda olduğumu bilmek istiyorum. İşte o an, tam bu an. Daha fazla açıklayamam. Çünkü karşımda o "biri" yok. Biliyorum.



22 Ekim 2016 Cumartesi

Haydi söyle...

Penceremi araladım, kör değneğini beller gibi karanlıkta seni arıyorum. Gözlerime ilişir gibi oluyorsun, bakışlarındaki hiddetli ince alaycılığı hemen tanıyorum. Yağmur, sesi kısılmış cızırdayan bir radyoyu andırıyor. Çalan şarkıyı anlayamıyorum, iyice kulak kesiliyorum. Düğmeleriyle oynuyorum, sağa sola çevirip anlaşılır hale getirmeye uğraşıyorum. Pes ediyorum yapamayınca. Tekrar sana odaklanıyorum. Hala oradasın. Hayalimde, gerçeğin aksine, gitmemişsin. Daha az kızgın, daha duyarlısın. Gözlerim dolduğunda yanıma geliyorsun mesela. Teselli ediyor, sarılıyor, saçlarımı okşuyorsun. Hayalimde sana bir şeyleri anlatmama, açıklamama gerek yok. Sessizce anlaşıyoruz. Sanki birbirimizin aklından geçenleri okuyoruz. Hayalimle gerçeğin örtüştüğü tek bir nokta var. Yanımdasın ama, hala sevmiyorsun beni. Bunu hissedebiliyorum. Yani değer veriyorsun ama, öyle sevmiyorsun işte. İstediğim gibi değil... Olsun diyorum, olsun. Alışkınım nasıl olsa bu duruma. Şimdi duyuyorum biraz şarkının sözlerini. "Haydi söyle" diyor. "Onu nasıl sevdiğimi..." Söyleyemem diyorum. Her şeyi söylerim, onu söyleyemem. "Rüyalarda gördüğümü, haydi söyle..." Onu söyledim zaten. Keşke söylemeseydim. Bilmiyordum yüreğimin bu kadar alazlanacağını. Ruhumun sararıp solacağını, düşüncelerimin aleve dönüşüp önüne geleni yakıp kavuracağını... Ve bir gün, ansızın sönüp, nefes kesici bir soğuğun ortasında, beni donmak üzere yapayalnız bırakacağını... Bilmiyordum...



9 Ekim 2016 Pazar

Matem-12

"ben üzgündüm,
ama onlara yorgunum dedim."

küçük prens


unutan iyileşir demişlerdi,
boğazımdaki hırıltı geçmiyor.
sıcaklık boğucu, yağmur geliyor...
bazı mektuplar göründüğünden uzun,
ve kısa bazı yolculuklar.
insanlar aşık oluyorlar,
ve ben hayretle izliyorum.
hüzünlendim bugün
attığım her adımda,
kuşların benden kaçmasına göz yumarak...
meşe ağaçlarından medet umuyorum
yazın guguk kuşlarına,
kışın cırcır böceklerine hasret...
sonunu önceden biliyorsan,
sonlandığında üzülmeye hakkın yokmuş
affeden rahat uyur demişlerdi,
gözüme uyku girmiyor.
korkudan bahsediyorlar,
ve ben hissizleşiyorum.
her yalnız kalışımda,
düşünüyorum yorulmayı göze alarak...
yoğruluyorum, yoruluyorum
ruhum safi duygulara
varlığım aşka hasret...
bazı kalpler göründüğünden hafif,
ve ağır bazı kelimeler...



1 Ekim 2016 Cumartesi

Matem-11

Yarım kalmış cümlelerin sonuna zorla iliştirilmiş üç noktayım ben.
Asla ağza alınmayacak kelimelerin biçare korkusu...
Sevgisini haykıramayanların alçak gönüllü kabullenişi...
Sait Faik'in lüzumsuz adamı, Ali Teoman'ın zümrüdüankası, Kafka'nın Milena'sı, Goethe'nin Werther'iyim.
Keşkelerin umursanmayan gururu...
Pişmanlıkların mecburi bakışı...Vapurdan kendini denize bırakıvermek isteyen, hislerini hem en dipte hem de en dorukta yaşayan, mektuplara sığamayıp taşan, aşkı acıyla perçinleyip yüreğinin omuzlarına yükleyen bir düşkünüm.
Güzelin aşkını bekleyen çirkinin cam fanusunda son yaprağını dökene kadar bekletilen, küçük prensin narin ve kederli dostu... Boynu bükük nakışlarla beyaz masa örtüsüne işlenen gülüm.
Kapıların ardını gözleyen kalbin ritim bozukluğu...
Yıldızlı gecelerin derin uykusuzluğu...
Sensizliğin vardiyali bekçisiyim.
Seyrek yağmurların kararsızlığı, kışın küskün güneşi...
Kupkuru ve sessiz ağlayışların bitkinliğiyim.
Ses çatlamaları, baş ağrıları, rüya ve kabus arasındaki belli belirsiz geçişler...
Kimsesizliğin uzanamayan, dokunamayan elleriyim.
Daktiloya çekilemeyen şiirler...
Çocukluğun soğuk geceleriyim.
Kuşlara tutunan a'mak-ı hayal...
Hafiflemeyi bekleyen aşk hamalıyım.
Yaşar Kemal'den duydum, kuşlar da gitti...
Yalnız üç nokta kaldı geriye...


25 Eylül 2016 Pazar

Matem-10

     Güzellemeler yapamam kırgınlıklarıma. Yüksek tonlamalar yakışmaz bu yalnızlığa. Sessizce ağlamayı yeğlerim. Belki "özledim..." yazarım bir kağıda, bırakıveririm pencerenin kenarına. Belki rüzgar uçurur kağıdı sen göremeden, belki de görüp okumadan atarsın.

     Kitaplarımı rafa dizdim bugün. Bir de oturdum uzun uzun ney üfledim. En çok da özledim... Özledim ne yapayım? Elimden gelen bu kadar. Sevmeyi beceremiyorum galiba ben. En büyük eksiğim bu. Ya da fazlasıyla seviyorum. Bu dünyaya yakışmayacak fazlalıkta. Görüyorsun ya, iki türlü de olmuyor. Uzun bir yürüyüş yapıp, kendime bir buket çiçek alayım diyorum. Masamdaki vazo epeydir boş kaldı. Başka mutlu olma yöntemi bilmiyorum ben. Küçük mutluluklar düşüyor payıma. Bazen bir parça çikolatayla, bazen de okuduğum iki satırla avutuyorum kendimi. Bu dünyaya geliş amacımı sorguladıktan sonra kalkıp bir çay demliyorum. Ardından film izliyorum, hayaller kuruyorum. Küçükken çok masal okudu annem bana. Hala masallarda yaşıyorum. Masallardaki kelimeleri kullanamıyorum yaşadığım yerde. İnsanlar garipsiyor. O yüzden kendi kendime fısıldıyorum. Dost kelimesinin kökeni sevmek-ten gelir diyorlar. Neden dostluklarda sevgi göremiyorum? Bir şeyler ters gidiyor, ortada büyük yanlışlık var. Yanlış anlaşılmalar, öfke, hüzün ve hayal kırıklıkları... Öykünmek bile istemiyorum bazen. Betimlemeler yapamam hayal kırıklıklarıma. Konuşmak yakışmaz bu yalnızlığa. Susup uyumayı yeğlerim. Masal gibi rüyalarımdan uyandırılana kadar uyumayı...

20 Ağustos 2016 Cumartesi

Tüm varlığıma...

Gülüşünü hatırlayıp kanatıyorum geceyi
Saklıyor kırmızıyı karanlıklar
Gözlerim birer kan çanağı
Yüreğime kan oturmuş
Düşüncelerim ödem topluyor
Şimdi duysam sesini
Saçmalarım karşına geçip
İnfilak olup saçılırım etrafa
Yine de sayarım adımlarını
Parmaklarım donana kadar dikilirim soğukta
Kapıları gözler çakılırım kaldırımlara
Yürüyüşünü hatırlayıp ağlatıyorum geceyi
Uyumama karşı bu sabaha karşılar
Elimde bir defter yaprağı
Dudaklarım o kelimeyi tekrarlıyor
Keşke görsem yüzünü
Şimdi geçsen karşıma
Hasretle sarılsam varlığına
Ömr-i edebi varlığımla...

6 Temmuz 2016 Çarşamba

Kimse bilmez

   Her yolculuktan önce seni hatırlamaya yeminli gibiyim çocuk.

   Gündüzleri oyalıyorum kendimi de, gece oldu mu başa çıkamıyorum. İhtimaller dahilinde düşünmekten bıktım. Karşıma çıkacaklara kendimi hazırlamaya başladığımı fark ediyorum. Evet, kendimi kandırmakta da ustalaştım çocuk.

   Sevmiyorum, sevemem, sevmeyeceğim kelimelerini tekrarlarken yakaladım zihnimi. Ezberlediğim bir kaydı başa sarıp sarıp dinliyorum. Ne yaptığın, ne dediğin umrumda değil. Olsan da, olmasan da bir şey değişmeyecek. Neden biliyor musun? Yalnızlığa çok alıştım çocuk. Beni sen bile çekip çıkaramazsın bu yalnızlığın içinden.

   Kimse bilmez... Kimse bilemez çocuk. Yola çıkıyorum sabah. Her detayda seni göreceğim. Ağaçların, bulutların, binaların, insanların içinde yalnız seni arayacağım. Bu da benim lanetim...



"Bulut geçti, gözyaşları kaldı çimende

Bu yıldızlı gökler ne zaman başladı dönmeye?

Kimse bilmez, kimse bilmez..."


Kimse bilmez...Yüzü, ruhu, bedeni... Hatta silueti bile olmayan aşkları...

1 Temmuz 2016 Cuma

Matem-9

Matemim sensizliğe, sessizliğe, bu bitmek bilmeyen sevgisizliğe... Bir aşkın daha kollarımda ölüşüne ağlıyorum. Bugün her şeyde, her yerde ve herkeste matem havası var. Gecenin siyahı gündüze gölge düşürmüş. Hayallerim, rüyalarım, yalnızlığım, yazdıklarım... Hepsi siyah.
Anlatmak için yazdım affet.
Okuduğundan emin olmak için neden diye sorma cüretinde bulundum affet.
Affetmeyişin umursamayışındı. Sessizliğin anlamayışındı. Biliyorum.
Sınırlarının boynuma geçirdiği ipi gevşetmeye çalışıyorum.
Öfkenin savurduğu tekmeyle kayıyor sandalye altımdan.
Kollarımda boylu boyunca uzanan aşka iyi bak, nefes alamıyor artık.
Kalbi, boynu, ruhu... Tüm varlığı kırıldı.
Kırıldım, kırıldım diyemedim. Aklımdan geçenleri sözlerime dökemedim. Yapamam. Dilsiz, sağır ve kör bir kalbe karşı kabiliyetlerimi kullanamam. Hiçbir şey için olmasa da, yalnız bunun için affet. Yalnız bunu umursa.
Matemim yalnızlığa... Seninle uzun soluklu yürüyüşler yapamayışıma... Rüzgarlı akşamlarda sana sarılamayışıma... Aşksızlığa...

14 Haziran 2016 Salı

Matem-8

Arka planda çalan müziğe kulak ver... 
Arkandaki duvarda gezinen gölgelere bak... 
Arka masanda oturan kadının penceredeki yansımasını aklında tut...
Arka arkaya sıralanmış kitapların oluşturduğu anlamlı diziyi ezberle...
Ön belleğinde cümle biriktir...
Önündeki bardağın etrafında parmağını gezdir...
Önyargını çıkarıp askıya as...
Önsözünü dikkatle oku eline aldığın derginin...

Arkası gelmez sandığın duyguları ötelemeye çalışma, önemsiz bulduğun detaylar karşına birden çıkar unutma...

Birbirinin tekrarı niteliğindeki insanları dikkate alma...
Farklı hissettiğin yerin farkına var...
Farkları düşünürken topladıklarını yabana atma...
Karşındakini değil, kendini sına...
Kelimelere dökemediklerini bakışlarınla anlat, ağzın susarsa, yüreğin konuşsun...
Ruhunu kavrayanlarla muhabbet et...

Muhalif fikirlerini uyumluluk kalıbına sıkıştırma...
Keşke deme ama, belki de... Keşke pişmanlığın, belki umudun yuvasıdır...
Kırgınlıkların üstüne çatı kurma, bir kuş ol göç seni üzenlerden uzağa...

Kuş ol, özgür ol... 

2 Haziran 2016 Perşembe

Matem-7

Böyle nasıl da moralim bozuk biliyor musun? Bugünüm başladıktan kısa bir süre sonra, ne olur görmeyeyim, lütfen karşıma çıkmasın diye yalvarırken buldum kendimi... Bu yalvarışın ardında iflah olmaz hislerim ve içimde varlığını hissetme yetisine sahip hassas bir ruh vardı. Bugün bir an bile olsa yanılmak istedim. Olmadı, gördüm seni, görmemiş gibi yapmaya mecbur kalarak, bakışlarımızın karşılaşmasını yasaklayarak yürüdüm yolda... Sanki sen orada oturmuyormuşsun, ben de sıradan bir günün bunaltıcı sıcağında aylak aylak geziyormuşum gibi... Ah! Ne acı, ne acı yazabildiğin için insanların sana inanmaması... Sözleri öylece uydurabileceğine olan kör inançları! Ah! Ne acı, hissetmek bu acıyı... Güvensizlik ve dışavurumcu şüphenin tesiri altına girerek, kendilerini sevgiden uzaklaştırmaları... Ah! Ne acı, aşktan uzak duruşları... Kalplerinin kapılarını sıkıca kapayarak, hissizliğe alışmaları...

İşte böyle nasıl da canım sıkkın biliyor musun? Anlıyorum ama anlamak istemiyorum, biliyorum ama bilmek istemiyorum. Bir dostumun da dediği gibi, "Açın kalbinizi, sevin!" diye haykırmak istiyorum, yakarışlarımı herkes duysun, herkes tatsın istiyorum koşulsuz aşkı... Yapamadım, uzaktan bile seyretmeye korktum seni... Unutmak ihanet, hatırlamak intihar... Sanki sevmek yasakmış gibi...

Aşk bir piç kurusu gibi artık. Sokağın ücra köşesine fırlatılmış, çöplerin arasından ayıkladığı artıklarla hayatta kalan, sevginin ucuz bir taklidi... Bugün merhamet edilse, yarın herkesi soyacak riyakar bir dilenci... Aşağılanmaya ve bir boktan anlamayan şerefsizlerin rakı masalarına meze olmaya mahkum...

Anlamıyorsanız ağzınıza almayın aşkın adını... Kirletmeyin o gıcırdayan pis dişlerinizin arasında... Ne aşkı ne sevgiyi; ne birini ne birlikteliklerini kavrayabiliyorsunuz. En başında da dediğim gibi, yazabildiğim için, yazabildiğimiz için inanmıyorsunuz. Aşk ve sevgi üzerine yazılmış onlarca kitabı okuyup da anlamadığınız, inanmadığınız gibi. Yazı dokunamıyorken, söz nasıl duyursun sesini yüreğinize?

23 Mayıs 2016 Pazartesi

Sevme!

Haykırsaydık sevme! diye
bir yararı olur muydu?
yoksa hepimiz zarara mı uğrardık?
Gördün mü?
-kimse umursamadı bakışlarının sıcaklığını
                                 dokunmadan bağlanışını
                                 derin düşlerini

Boşlukta yankılanıp duvarlara çarptı aşk
paramparça olup dağıldı sokaklarda...
şimşekler çaktı çaresizliğimizi serdiğimiz kaldırımlarda
yıldırımlar düştü kuytu köşelerimize
Taşlaşan kalpler yağdı gökten,
acımasızca kanattı duygularımızı...
-ve ağladık gecelerce
                   sevme! diyemedik
                   kim olduğunu bile bile
                                                       bile isteye

Sevme! Yalvarırım... Sevme!
sınırlar çizecekler bedenlerimize
sınır dışı edilecek ruhlarımız...
Duydun mu?
-kimse anlamadı sözlerinin aslını
                            hiç tatmamışlar aşkı
                            orada yalnız öfke vardı

Sevme! Gelmeyecek...
              tükeneceğiz
              bekleye bekleye
                 

20 Mayıs 2016 Cuma

Saman Kağıt

     İsmi lazım olmayan yazarın ismi lazım olmayan kitabının bilmem kaçıncı sayfasıyım ben... Hani şu hevesle başlayıp bir çırpıda okumayı umduğunuz kitap. Daha yarısına gelmeden aşmayı zorlandığınız o sayfayım. Kelimelerde göz gezdirip hiçbirini anlamadığınız anları seyrettim. Belki aklınız başka yerdeydi, belki de aslında okumak için gelmemiştiniz. Sayfanın sonuna gelip hiçbir şey anlamadığınızı fark edip yüzlerce kez başa döndünüz. Takılıp kalmaktan bir hayli mutsuz olsanız da gamsızlığınız ağır bastı hep... "Zaten meşgul olmam gereken başka işler var." savunmasını savurup kapattınız kitabı. Çantanıza atıp gittiğiniz her yerde yanınızda taşısanız da yüzüne bakmadınız. İsmi lazım olmayan yazarın ismi lazım olmayan kitabının kapağına bakmayanlar bilmem kaçıncı sayfasına neden baksın? Siz de haklısınız. İşleriniz daha mühim... Siz ve o büyük işleriniz...

     Ben bir saman kağıdım. Kelimelerin dokunuşuyla kıymete binen, sayısız tekrarlarla değersizleştirilen, fevri hareketlerle buruşturulup atılan, kolayca yırtılan, ıslanan ve yanan bir saman kağıt... Ulu bir ağacın ilk göz ağrısı, son nefesi... Kimine sihirli, kimine zehir zemberek sözler saçan... Bazen bağırırım ama öfkem hammaddemin alevi gibi çabucak sönüverir. Bazen de susarım... Öyle bir susarım ki... Suskunluğum uzun solukludur. Nefes bile almadan susarım... Sustuğum zamanlarda konuşmamı istersiniz. Gerçekten dinlemeseniz de... Ben de gerçekten konuşmak istemediğim zamanlarda gevelerim. O yüzdendir anlamayıp sürekli başa dönüşünüz... Geçemediğiniz sınır, bilmem kaçıncı sayfanın kısır döngüsüne kapılmış kelimeleriyse, hak etmiyorsunuz demektir. Hakkıyla okuyup anlayan açılır keşfedilmemiş ufuklara...

     Kitap vardır, yüzlerce sayfasıyla bile çelemez aklı, inemez kalbe. Kitap vardır, her bir sayfası kalıcı etkiler bırakır, sonsuza kadar yer eder hem akılda hem kalpte... İsmi lazım olmayan yazarın ismi lazım olmayan kitabının bilmem kaçıncı sayfasında bir söz vardı; "Büyük bir sevginin göstergesi olan binlerce ayrıntıyı ıskaladım." Hemen aştım sayfayı, ayrıntılardaki coşku dolu gizleri kaçırmamak için... Düşünün, siz neleri ıskaladınız, kimleri kaçırdınız? Radyoda sesini kıstığınız müzikte, geçerken uğradığınız dükkanda, yürüdüğünüz yolun kenarında, yere bakarken gökte, göğe bakarken yerde, gözlerinizi kapadığınızda, kulaklarınızı tıkadığınızda, yarım bıraktığınız kitapta... Düşünün...

     Ben bir saman kağıdım, okunması gereken bir sayfa, akıldan kalbe inen tesirli bir parça...

7 Mayıs 2016 Cumartesi

Matem-6

"yüzüme bir daha asla gülmeyeceğini bildiğim sevgiliye..."

Bilmiyordu bir gülüşünün neleri değiştirdiğini bende... Ruhumdaki sonbahar yaprakları uçuşurken, yüreğimin orta yerindeki ağaçta bahar çiçekleri açıyordu her görüşümde. Gözlerime çökmeye çalışan karanlığı delerek aydınlığa boğuyordu yüzümü ışığı. Ben, ben olmaktan çıkarken ben oluyordum. Kendimi, aşkımı buluyordum her seferinde. Nasıl bu kadar tesirliydi sağ yanağındaki gamze? Nasıl da sarılma hissi uyandırıyordu hemencecik. Mesafelerin çokluğunu bile bile... Uzansan da erişemeyeceğin yerlerde. Olsun diyordu aklım, olsun. Uzaktan da olsa göreyim yeter. Görmesem, hissetsem de olur varlığını. Bu kadar yüce bir duygu nasıl kabulleniyordu olanları? Bir şeylerle yetinecek duruma nasıl geliyordu? Kokunu duyamayacaksam ne anlamı vardı gecenin bir yarısı bulunduğun yerin etrafında dolaşmanın? Ne anlamı vardı kaldırıma oturup beklerken ağlamanın... Yarına çıkmayı umarak, tekrar görme arzusuyla yanıp tutuşan gönlümün amansız heyecanını bastıramıyorum. Pişmanlığa kapımı kapatalı çok oldu... Yüzüme bir daha asla gülmeyeceğini bildiğim sevgiliye yazıyorum. Daha önce yazdıklarımı yüreğimde taşıyarak, yaradılışımın temeli olan sevgiye dayanarak... Teşekkür ederim, çünkü gülüşün çok şeyi değiştirdi. Artık gülmesen de o son gülüşün kaldı aklımda... Teşekkür ederim...



24 Nisan 2016 Pazar

İliklerime kadar işlemiş düşünmek...


İliklerime kadar işlemiş düşünmek...Hatta kaşlarım inip kalkmadan, göz kapaklarım meraklı gözlerimi örtmeden ve hatta elimde kalem olmadan düşünemez olmuşum. Ondandır doğada anlam arayışım. Daha doğrusu var olan anlamı kurcalayışım. Fark ettiklerimi yeniden fark ederken aynı heyecanı hissedişim. Tekrar tekrar altını çizdiğim satırları hatırım için sürekli tazelemek isteyişim. Düşünmek değil aslında... Düşünebilmek. Satır aralarından uzaklaşırken, düşünmekten de uzaklaşanları kitap raflarına sığdırabilmek. Belki de düşünmenin ötesine geçip düşünebilmenin hayati önemini kavratabilmek. Kelimelerin içine sinen satır arası kokuları duyumsatabilmek. Tek düşündüğüm bu. İliklerime kadar işlemiş düşünmek...

23 Nisan 2016 Cumartesi

Matem-5

Bildiklerimi anlatamam. Siz anlatın, ben dinlerim. Anlatma konusunda beceriksizim diyerek saçmalamak istemiyorum. Sadece bildiğim bazı şeyleri anlatmakta değil, onlarla yaşamak konusunda iyiyim. Bırakalım böyle kalsın... Siz araştırdıklarınızı, öğrendiklerinizi heyecanla aktarırken ben başka yerlerde gezen aklımı oraya sabitlemeye çalışayım. Biraz hayret ederim, kaşlarımı kaldırıp birkaç şey söylerim. Yetmez mi?

"Eğer varsan kim umursar?" diyor bir şarkı. Değinmek istediğim nokta tam olarak bu... Varız evet, varız da, kimin umrunda? Benim değil, senin değil, onların hiç değil... Dolayısıyla anlatılanların değerini biçen birileri yok. Değer biçmek haddimize de değil zaten... Paylaşmak için paylaşmak olmasa, kendiliğinden gelip masanın baş köşesinde otursa anlatılar... Hemen çayın içine atıp karıştırıversek duyguları... İçtikçe sökülsek, bilinçli bir bilinçsizlikle...

Okuduğum kitabın can alıcı cümlelerini serebileceğim bir sofra kurun önüme... Beraberce yiyip içelim. Unutkanlığın ne olduğunu unutalım hadi... Kendi karmaşamızın basitliğinin farkına varalım. Zaten zor... Zorlaştırmayalım daha fazla. Konuşma hızımın düşünce hızıma eşit olduğu adaletli bir yere varalım yine beraberce... Öğrenin soru sormamayı... Anlamayı sessizce. Biliyorum sabretmek de zor. Zorlukları zorlayarak aşamayız. Sakin olalım, uzanalım gökyüzünün altına, dinlenelim çimenlerde biraz. Dökülsün özgürlük arzusuna kavuşmak isteyen kelimeler dudaklardan... Söz veriyorum son vereceğim esaretlerine. Görülenler, duyulanlar ve okunanlar karıştı birbirlerine. Ayrıştırmak için zaman lazım, yazabilmek için.

Algıma takıldı saklanmak isteyen alaycı gülümsemeler... Yakalanmayacaklarını düşünecek kadar kibirliler. Bir o kadar da şapşal... Zaman lazım anlatmak için. Sorulardan uzak durulması lazım... ve çay, yol, doğa ve zamana olabildiğince yakın olmak...

14 Nisan 2016 Perşembe

Bir garip meczup

Nicedir yazmak gelmiyordu içinden, eli kalem tutmayalı yıllar olmuştu. Korkarak yaşadı kağıtlardan... Kitap kokusuna hasret kaldı. Yaşamıyordu aslında, yaşıyormuş gibi yapıyordu daha çok. Hayal gücünün köreldiğini hissediyordu. Kasabaya indiğinde dehşete düşüyordu. İnsanların arasında yürümek korkunçtu. Artık duyduğu hiçbir müzik, şahit olduğu hiçbir olay, gördüğü hiçbir insan duygularında kıpırdanmaya neden olamıyordu. "Eskiden..." diye başlayan cümleler kuramayacak hale gelmiş, hangi zamanda ve hangi amaçla yaşadığını unutmuştu. Eskiye dair anıları silindiği gibi, geleceğe dair umutları da tükenmişti. Aldığı her nefes için eziyet çekiyordu. Hayatına kendi elleriyle son verecek cesareti de yoktu. İçinde bulunduğu durumdan şikayet edecek acizliği bile bulamıyordu kendinde... Kasabaya ekmek ve peynir almak için iniyordu. Başka bir şey yediği yoktu zaten. İnsanlarla arasında bir saat yürüme mesafesi vardı. Yeterince güvenli bir uzaklıktaydı kendince. Yaşadığı barınak ormanın kıyısında, ağaçların seyreldiği yamaçtaydı. İnzivaya çekileli kaç yıl olmuştu, hatırlamıyordu. Tüm bunlara kim, ne sebep olmuştu, bilmiyordu. Kuşların sesini her gün duymasa, onları da unuturdu. Ya da ağaçların rüzgarda hışırdayan yapraklarını... Yakınlardaki göle balık tutmaya gidiyordu bazen. Küçük bir salla gölün ortasına açılıyordu. Oltasına takılan balıkları hemen geri salıyordu. Kasaba halkı "bir garip meczup" diyordu ona. Herhangi biriyle konuştuğu görülmemişti. Her zaman istediği gibi yalnız bırakılmıştı. Titreyen bir ruhu, idrak eden bir aklı, hisseden bir yüreği yoktu. Bu yüzden ne düşünüyor, ne umursuyordu. Peynir ekmek yiyor, uyuyor, balık tutup bırakıyordu. 

Geçenlerde kasabaya bir arkadaşımı görmeye gittim. O anlattı bir garip meczubu... Hikayesinin tamamını merak ettim. Her gün erkenden uyanıp dolandım etrafta. Belki kasabaya iner de görürüm diye... İnzivaya çekildiği yere gitmek, konuşmak istedim. Başıma bir hal gelir diye karşı çıktılar. "Sesini bile duyan yok, ne yapacağı belli olmaz!" dediler. Keşke dinlemeseydim. Bu sabah bir telaş odama daldı arkadaşım.

"Duydun mu? Bir garip meczubu ölü bulmuşlar." Hemen fırladım yataktan.

"Ne diyorsun sen? Emin misin? Nerede?" Tuhaf bir şekilde burkulmuştu içim...

"Göle açılmış, balık mı tutuyormuş neymiş. Düşmüş herhalde, ormanda yürüyüş yapan bir grup duymuş çığlıklarını. Pek bir feryat figan etmiş adamcağız." Gözlerimin dolduğunu gizlemek için pencereye doğru çevirdim başımı. Hızlı hızlı konuştum belli etmeden.

"Gidip bir bakalım mı ne yapalım? Merak ettim ben."

"Hadi gidelim, aslı astarı neymiş öğreniriz. Tanımazdım etmezdim de, üzüldüm be." Başımla onayladım. Koşar adımlarla gittik kalabalığın arkasından ormana doğru. Gölün kenarında bir yığın insan birikmişti. Arama-kurtarma ekibi olduklarını tahmin ettiğim üniformalı birkaç kişi küçük tahta salı kenara çekiyordu. Şaşkınlıkla sala baktım. Ancak bir çocuğun sığacağı büyüklükteydi. Sonra onu gördüm, bir garip meczubu... Gölün kıyısına yatırılmıştı. Yüzü bembeyazdı ama huzurlu bir ifadesi vardı. Elindeki oltayı sıkı sıkı tutmuştu. Parmaklarını gevşetmeye çalışsalar da nafileydi. Kalabalıktan hayret nidaları yükseldi. Sadece peynir ekmekle beslenmekten küçülmüş çelimsiz bedeninin yanına gittim. Görevliler yaklaşmama izin vermedi. Farkında olmadan bağırdım.

"Oltanın ucunda bir şey var!" Hemen oltaya yöneldiler. Oltanın ucuna iple bağlanmış tahta bir kurşun kalem ve küçük bir kağıt vardı. O anda her şeyi anlamıştım. Kurşun kalemle son kez yazmıştı belki de kağıda. Islandığı için okunmuyordu. Okunmasını da istemiyordu belli ki... Yıllar evvel terk etmek zorunda kaldığı kalemi ve kağıdı balıkların yanına salmıştı. Yitirdiği anlamlı varlığının ardından kendini suya bırakmıştı. Anlattıkları gibi korkak değildi o. Görüp görebileceğim en cesur adamdı. Hikayesinin tamamını asla öğrenemeyeceğim, bir garip meczup...

Başta anlattıklarımın bir kısmını arkadaşımdan öğrendim, bir kısmını ben yazdım. Adını bile bilmediğim bir garip meczubun anısını yaşatmak için. Yazmadan yaşamanın bir anlamı olmadığını bana gösterdiğin için saygıyla ve sevgiyle anıyorum seni koca yürekli cesur adam... Daima yüzündeki o son ve mutlak huzurla uyu...


11 Nisan 2016 Pazartesi

Matem-4

Yanlış yerde... Yanlış zamanda... Yanlış aşklar...

Söylemesi kolay elbet... Seçemiyoruz yeri, zamanı, kim olduğunu. Seçebilseydik adı "aşk" olmazdı derler duymadın mı hiç? Sen iyisi mi bilmediğin konular hakkında yorum yapma. Duyguları dilediğince yaşamaktan yoksun biriysen konuşma ne olur. Sevebilme kabiliyeti herkeste bulunmaz. Yorma bizi lütfen... Sana bir şey söyleyeceğim. Söyleyeceklerim hoşuna gitmeyecek.

Korkarım ki bir gün biri sana da aşık olacak. Ama sen anlamayacaksın... Ürkeceksin sevilmekten. İstemeyeceksin etrafında sana bu kadar değer veren birini. Daha önce hiç tatmadığın bu duyguyu kabullenemeyecek ve kaçacaksın. Sana aşık olan kişiyi zavallı olarak göreceksin belki de... Aslında böylesi naif duyguların o kişiyi nasıl yücelttiğini fark etmeyeceksin. O kişiyi yok sayarak devam edeceksin hayatına. Kırmaktan çekinmeyeceksin. Umurunda değil ki... Sen yalnızca kendini sevmeyi bilen birisin. Onu bile doğru düzgün beceremiyorsun bana kalırsa. Merak ediyorum, sabahları uyandıktan sonra aynaya bakınca ne görüyorsun? Nasıl biri olduğunu düşünüyorsun? İnsanların sana olan ilgisi seni eğlendiriyor büyük olasılıkla. Günlük hayatın içinde gülüyor, konuşuyor, işlerinle ilgileniyor, keyifle yemek yiyor ve huzurla uyuyorsun. Peki öyle mi sahiden? Hadi, bir kez olsun dürüst ol kendine karşı... Bu basit döngüde mutlu musun? Evet yanında seni seven arkadaşların ve ailen var biliyorum. Ama o sevginin türü çok farklı. Kendiliğinden var olan ve alışılmış bir sevgi o senin için. Anlamını bir kez olsun düşünmediğin, zaten olması gereken bir sevgi. Ya diğeri? Eksikliğini hissetmiyor musun? Ruhun hissetse de aklın almıyor farkındayım. Aşkın sıradanlıktan ne kadar uzak olduğunu bir bilsen! Anlayabilsen keşke. Açık açık söylemek zorundayım, pek umut vaat etmiyorsun. Algılarını kapatmış ve başka şeylere yoğunlaşmışsın. Ah ne kötü... Üzülüyorum senin adına... Bir insanın aşksız yaşıyor olması üzüyor beni... Aşksız yaşamaktan çok aşkı anlayamaması aslında... Aşkı tadamadan ölmesi... Bir an önce silkelenmelisin. Üstündeki o nahoş ruhsuzluğu atıp, taşlaştırdığın kalbini yumuşatmalısın. Yoksa bu dünyadaki en acınası, en zavallı insan sen olacaksın. Korkma, sev seni seven kalpleri. Tabii öyle herkese aşık olamazsın. Ben sana en baştan anlatacağım bekle... Sevginin aslında bir bütün olduğunu ama kalbimizde kollara ayrıldığını... Hislerin ne kadar çabuk incindiğini, aşık olmanın en büyük cömertlik olduğunu, küçük mutlulukların sırrını... Hepsini anlatacağım. Hadi bak etrafına, göreceksin aşkın seni nasıl da çabuk bulacağını...

Aşkta yanlışlık yoktur, yanlışlık yanlış olduğunu düşünen zihindedir.
Aşk aşktır, hepsi bu.

9 Nisan 2016 Cumartesi

Matem-3

Kar yağıyordu durmaksızın. Önce bir iki adım yürüdüm, sonra durdum. Kararsızlık içinde beklerken, yolunu şaşırmış bir kar tanesi kondu burnumun ucuna. O kadar küçük ve tatlıydı ki sevmiştim onu. Yanımda götürdüm, sakladım. Sevdiği soğuk ortamdan hiç ayırmadım kar taneciğimi. Daha çok seyretmek için onunla yaşamaya başladım. Ama üşütünce hasta oldum. Çok kızdım ona. İçeriye aldım, bu sefer de o dayanamadı sıcaklığa. Gözlerimin önünde eridiğini görünce üzüldüm. Biz ayrı dünyalara aittik. Saniyeler içinde terk etmişti beni... Yasını tuttum ama gelmedi geri. Her kar yağdığında sadece izledim içeriden. Neye benzetirsem benzeteyim, bir hayat gerçeği bu. Önce seversin, sonra canını yakar. Ayak uyduramayınca üzülürsün. Kaybedersin bir gün. Saniyelerin yerini aylar, yıllar alıverir. Ancak daha belirgin bir gerçek var ki, o da şu: "Acıyı, kaybı ve pişmanlığı geride bırakmak mutluluğu getiren tek yoldur." Öyle değil mi kar tanesi?

12.11.2011

8 Nisan 2016 Cuma

Matem-2

Bakın şimdi biz ne yapalım biliyor musunuz? Dostmuş gibi davranmayı bir an önce keselim! Çünkü ben çok değer verip hemencecik güvenmekten vazgeçemiyorum. Yok, gerçekten yapamıyorum, yapamayacağım. Sonsuz bir sevgi var içimde, dağıta dağıta bitiremeyeceğim cinsten! Siz de beni hayal kırıklığına uğratmaktan, birdenbire yersiz laflar edip yüreğimi incitmekten vazgeçemiyorsunuz. Sonsuz bir ikiyüzlülük var içinizde, değiştire değiştire bıkmayacağınız cinsten! Ben kendime neden? diye sormayı bıraktım. Bırakalı çok oldu... Kötü bir alışkanlıktı. Benim değişmem gerekmiyor çünkü. O yüzden neden? diye sormam da gerekmiyor. Ben sevgisiz yaşayamam... Kendimi kısıtlayıp, sizleri kabullenip aranızda yaşamaya çalışamam. Yapamam! diyorum. Anlayın beni artık! Ruhumun nefes alamadığı bir yerde bedenim yaşasa n'olur? Siz bu düzeni yaratan ve bu düzende yaşamaya alışmış omurgasız insanlarsınız. Duyguları bilmiyorsunuz  demeyeceğim. Kendi aranızda bu duyguları kendinizce yaşıyorsunuz çünkü. Sorun bu duygulara yükleyemediğiniz değerler... Duyguların adlarını, kimlerin üzerinde sıfatlaştıklarını biliyor olabilirsiniz ama, derinlere inecek kadar cüretkar değilsiniz. Olamazsınız da... Yüzeyselliğe bir kere alıştınız mı bırakamazsınız. Öylece geçer gider hayat... Ne zaman biri gelip sizi derinlere çekmeye çalışsa tez vakitte uzaklaşırsınız. İyi ki öyle yapıyorsunuz. Zaten artık ne yaptığınızı umursamıyorum. Ben kalbimin kapılarını her zaman ardına kadar açacağım inadına. Kapıyı hafifçe aralayıp ürkek ürkek bakmayacağım oradan! Belki hep böyleydiniz, belki de değiştiniz zamanla... Ben değişmeyeceğim. Korkarak ayakta duramam. Yaşadıklarımı anlatmaktan çekinerek, kim ne düşünür diyerek, gölgelerde gizlenerek, duygularımı saklayarak, kalbimi taşlaştırarak hayatta kalamam. Ne düşünüyorsam söyleyeceğim. Ne hissediyorsam hissettireceğim. Yol ayrımına geldiklerim için ikinci kez düşünmeyeceğim, yürümeye devam edeceğim. Siz benim yolumdan gelemezsiniz. Sizin yeriniz rahatlıkla rol yaptığınız, asalaklar gibi dolaştığınız oyunyaşamlardır. Bu oyunyaşamlarda her zaman kazandığınızı sanarak aslında kaybettiğinizi fark etmiyorsunuz. Karakterinizi, değerlerinizi, ruhunuzu ve son olarak da anlamlarınızı. Evet, anlamlarınızı. Bir şeylere yüklediğiniz, değer biçtiğiniz, bünyenize dahil ettiğiniz anlamları. Onlar olmadan bir hiçsiniz. İkiyüzlülükle elde ettikleriniz, hırslarınızla ezip geçtikleriniz, gözlerinize mutlak bir aşk, sevgi ve iyilikle bakanları üzmeniz sizi "hiç" yaptı. O halde, buyrun yaşayın. Satranç tahtasına dönüştürdüğünüz ilişkilerinizin üzerinde piyon yaptığınız insanları öne sürün. Ama herkesi piyon yapamazsınız. Birkaç kişiye kendilerini önemli hissetmeleri için güç de vermelisiniz. Şahınız, veziriniz falan da olmalı yani... Değer veriyormuş, umursuyormuş, güveniyormuş gibi yapmalısınız. Beraber bolca vakit geçirip kahkahalar atmalı, yalancıktan bir şeyler paylaşmalısınız. Baktınız hoşunuza gitmedi, lafınızı yapıştırıp bırakırsınız. Ne olacak ki zaten? Onlar da sizinle aynı kafa yapısındalar. Devam ederler oyunyaşamlarına... Nasıl olsa herkes durumdan memnun. Durumların, olayların üstüne gidip de ne yapacaksınız. Huzurunuz(!) bozulmasın. Biraz zaman geçer yine konuşursunuz. Unutulur, yutulur, sindirilir gider. Hiçbir şey olmamış gibi... Ben satranç oynamıyorum, ne yazık ki geliştirdiğiniz stratejiler boşuna... Çoktan şah-mat oldunuz.

Gerçekten güvenenlere, sevenlere, değerlerin farkında olup etrafındakilerin üstlerine titreyenlere, büyük kalpli güzel insanlara selam olsun! Benim yolum sizinledir...

3 Nisan 2016 Pazar

Matem-1

Ve bir devrin sonu geliyor, gözlerimden akan yaşları silemiyorlar, çaresiziz, sessiziz, biz olmaktan çıkıyoruz... Ben "ben" oluyorum artık, yalnızlaşıyorum. Fark etmiyorlar yanaklarımın masum ıslanışını, sağımdan ağlıyor, solumdan gülücük saçıyorum, derdimi paylaşamıyorlar. Söz vermiştik, kenetlenmiştik birbirimize, derin darbelerin karşısında tebessüm edince hafife alınıyorum, ruhsuzca karşılıyormuşum gibi yıkımları... Çağırıyorlar kibirli gözlerin karşısına, dipsiz alaycılık sarsıyor ruhumu, "neden" diyemiyorum, alacağım cevaplardan korkuyorum! Bildiğim sorular var, cevapları aşikar, çaresiz korkular, delice kıvranışlar var orada, bırakın gideyim, uğramayayım serin sulara, üşüyorum ben... Pişmanlık ve gurur mertçe çarpışamaz o meydanda, utanç verici sessizliklere katlanamam ben, bırakın destek olmayın bana, layıkıyla olmuyorsa... Uçarı hayaller uğruna harcamayın hayatımı, sınırlarımı zorlayamam daha fazla, ağzımın payına düşen parça çok büyük, yutamam, sindiremem, kaldıramam...

Demişti bana, sen üzüldüğünde üzüldükleri günlerden sonra, sen üzüldüğünde sevindikleri günler gelecek diye, haklıymış, kabullenmek zor. Ağlarsam duramam, sarsılır benliğim, ağlarsam ağlatırım, durduramam, bırakın gideyim... Tutmayın kolumdan, sarılmayın bana, teselli olmayan tesellilerinizi kendinize saklayın! Duymak istemiyorum yalanlarınızı. Öyle kolay ki gözlemleyerek yorum yapmak, tahminlerin sığ kıyısına olta sallamak, asla tutamayacağın balığa yem atmak... Rahat bırakın beni, açmayın ararsam, uzun sessizliklere bürünürüm sonra, bir şey demeden gideyim, konuşturmayın beni... Konuşmak, anlatmak istemiyorum, susmak istiyorum. Beraberce susalım, susarak anlayalım birbirimizi. Ağzımın payını aldım. Bırakın susayım, konuştuğum yeter.

3 Mart 2016 Perşembe

Belki yıldızlar söner

Belki yıldızlar söner ve gecenin samimiyetsiz soğuğunda titreyerek nefes almaktan nefret eder, insanların saçmalıklarla dolu lakırdılarını dinleyeceğimiz bir sabaha uyanmanın mecburiyetine suç atarız. Suçlamak doğamızda olduğu için kendimizi gördüğümüz her aynadan ve yansımadan kaçarak yaşamayı en büyük hedefimiz haline getiririz. İnsanların arasına karışmaktan korkup, yalnızlaşma tercihimize sığınarak saptığımız yoldan da tiksinmeye başlayınca; neden bir kuş bile uçmuyor, bir araba bile geçmiyor deriz... Belki yıldızlar söner ve hayata dair tüm umutları yitirmeyi dileyip, daha fazla acı çekmeden heyecanımızı bastırarak duygularımızı oluşturan değerlerin başını ezip bu ızdırabı sonlandırırız...

-belki yıldızlar söner ve karanlığın ilhamına karışan rüyalarımızda gerçekliğin zulmünden uzaklaşırız- 



23 Şubat 2016 Salı

Kuvveden Fiile Geçen Ruhlar


        “Özgürlük arayışı, onulmaz ve kaçınılmaz bir tutsaklık yolundan geçer.
           Arayış içinde olan bir ruh safiyetini tehlikeye atmakla yükümlüdür.”

Evgeny Grinko - Field

     Sözlerini nadasa bıraktı. Göz pınarlarını kuraklığa terk etti. Uğursuz bir uğultu tıkadı kulaklarını. Düşünmeden bir sigara daha yakarak sezgilerini dumana bağışladı. Dumanın havada sinsi bir yılan gibi süzülmesini izlerken zamandan uzaklaştı. Tinsel alemin kapısını aralayınca olan biten her şeyi tüm yalınlığıyla idrak etmeye başlamıştı. Ruhunun çektiği sancı bir sanrıdan ibaret olamazdı.

     Şehrin tekinsiz sokaklarına bıraktı kendini. Zifiri karanlığa aldırmıyor, ısıran soğuğu hissetmiyordu. Küçükken korktuğu karanlık ve nefret ettiği soğuk şimdilerde tesirini yitirmişti. Gerçeklik algısını irdeleyen, değer yargılarını sorgulayan bir yapıya büründüğünden beri başıboş gibiydi. Sadece bir şeyden emindi: bunca kötülüğün içinde barınamıyordu. İyiliğin gizlendiği yeri keşfetmesi fazla uzun sürmedi. Kütüphaneye, pek sevgili kitaplarının bulunduğu hazineye yöneldi.

     Alfabetik nizama göre sıralanmış devasa kitaplıkların arasında dolaşıyordu. A harfine bakmadan geçti, ne aşk kelimesini ne de aşk kokan kitapları görmeye mecali kalmıştı. D’den dinginliği, H’den huzuru aldı, K harfinde duraksadı. Orman yeşili bir kitap gördü, kapağına altın harflerle dört kelime işlenmişti: Kuvveden Fiile Geçen Ruhlar.

     Dört kelime göğüs kafesini ezerek ruhunu yakaladı. Ruhu ait olduğu yere, ormana süzüldü. -Ruhlar tabiatın kalbinden yükselir. Toprak çağırır kayıp ruhları… Ağaçlar fısıldar yüce yalnızlıklarını… Dünyanın sapkınlığına hapsolanlar özlerini anımsayamazlar. Diğerleri hisseder; oraya ait olmadıklarını…-

     Rüzgâr estikçe ürperiyordu yapraklar, titriyordu manidar sayfalar… Susamak gibiydi bu kitabı okumak. Kana kana içmek istiyordu kelimeleri… Ormandaki ruh ve kütüphanedeki beden, satırların arasında bir olmak için buluştu:

                                                                ***

     Fikirlerinin zihnine sığmadığı bir an gelecek. Arayışın, işte asıl o zaman başlayacak. Esaretten kurtulmak için masumiyetine tutun, tutun ki; bu meşakkatli yolda kuşku duymadan, korkmadan yürüyebilesin. Müşkül hallere düştüğünde safi yetin gölgelenmesin istiyorsan, zafiyetini koru... Riyakârlıktan kalpleri kararmış, kinden gözleri örtülmüş kimi insan toplulukları, birbirleri için  uhlarında barındırdıkları kötü niyetleri ve akıllarında gezinen habis düşünceleri gizleyerek; siz hakiki insanları hayrete düşürecek şekilde iyi hâlli gözükerek ve sizi suçlayarak, kendilerini haklı buldukları o pis çukurda karakter yoksunu tavırlarını koruyarak, hatta bütün bu akıl almaz kötülüğün karanlığında içlerindeki şeytanı büyütüp doğurarak aramızdaki şeytanlara dönüştüreceklerdir. İşte bu aramızdaki şeytanlar, kendilerini var eden insanların ruhlarındaki safiyetle beslenerek onları dünyeviliğin sahteliğiyle kandırırlar. Böylece, uhreviliği unutan ruhlar kirlenir. İnsanlığın yalnızca suretini taşıyan bu varlıklar tüm yalanları kendi gerçekleri kabul edip size sunarak inanmanızı bekleyeceklerdir. Bir süre sonra göreceksiniz ki, inanılmaz bir çekim gücü ile bir araya gelip aralarında sözde bir bağ kuracak ve birbirleri hakkında daha önceden söyledikleri her şeyi normal farz ederek en ağır ithamlarla sizin üstünüze çullanmaya başlayacaklar. Tüm bu kaosun ortasında kalan siz, her şeyi etraflıca gören ve detayları fark eden kişiler olarak ruhsal bir sancı çekeceksiniz. Mahkum olduğunuz dünyanın kargaşasından uzaklaşmak için mutlak bir özgürlük yolu arayın. Sadece siz ve sizin gibilerin yürüdüğü bir yol…

     Ne yazık ki bu yol diğerlerinin yoluna çıkan dönemeçlerle doludur. Sakın onların yoluna sapmayasınız! Zafiyetinize boyun eğip, intikam gibi bir acizliğin oyununa gelirseniz, yolunuzu şaşırırsınız.Devam edin! Ardınıza değil, yanınıza, içinize bakın. İçinizdeki şeytanların farkında olun. Hepimizde var olan bu varlıkları kabullenin. Onları idare etmeyi, sivriliklerinizi törpülemeyi, iyiliğin gücünden vazgeçmemeyi öğrenin. Aranızdaki şeytanlardan kaçınarak, hayallerinizin peşinden koşarak, içinizden geleni yaparak, küçük şeylerle mutlu olarak ve hem acıyı hem de sevinci kucaklayarak yaşayın. Zihninizden taşan fikirleri defterlerle, kitaplarla, tabiatla, sizin gibi insanlarla paylaşın. Size yakışan, bize yakışan budur. Biz bir kitabız. Kuvveden fiile geçen ruhlarız. Çoğunlukla yalnız, bazen kalabalık… Yüzlerce cümle, binlerce sözcük, milyonlarca harfiz. Satırların arasında yaşamayı seçtik. Naif bir düşünce, tutkulu bir arzu, saf bir sevgi, sahici bir huzur, tatlı bir uykuyuz. Diğerleri bu dünyada sıkışıp kalır, biz başka dünyalarda dilediğimizce dolaşırız.

                                                              ***

     Kitabı göğsüne yasladı, koşarak kütüphaneden çıktı. Bir solukta kent ormanına vardı. Aradığını orada bulacağına o kadar emindi ki… Ağaçların gövdelerine dokunarak, yaprakları koklayarak yürüdü. Yaşlı meşenin altında oturan ruhunu gördü. Yıllardır birbirini görmeyen eski dostlar gibi bir an durup bakıştılar. Hafifçe gülümsedikten sonra hızla aralarındaki mesafeyi kapatarak hasretle sarıldılar. Göğüs kafesindeki baskı giderek kayboluyordu. Kitap ve ruh içindeki boşluğu huzurla doldurdu. Nadasa bıraktığı sözleri işleme vakti gelmişti. Gözyaşları durmaksızın akıyordu. “Tüm duyguları hissedebilmek ne büyük kabiliyet, ne güzel meziyet…” diye düşündü. Şahane bir güneş doğuyordu. Gün aydınlanırken hala ormandaydı. Yalnız bu sefer bir bütün olarak… Işığın temas ettiği her yeri gözlüyordu. Aklına, kalbine düşenleri yüksek sesle söyledi. Hatırlamak ve hatırlatmak için;

     “Biz insanız, pek az okunmuş bir kitabız. Hem yalnız, hem kalabalık… Tutsaklık yolunu aşan özgür ve özgün bir hayat… Satırların arasında, tabiatın ortasındayız. Küçük bir kuş, hassas bir çiçek, masum bir düşünce… Diğerleri içlerindeki şeytanları besleyen, biz kuvveden fiile geçen ruhlarız…”

20 Şubat 2016 Cumartesi

On birinci kattan düşen düşler

"Düşlerimi görmek için benimle düşmeyi göze alır mısın?"



♫ a small measure of peace


kuşların göçtüğünü gördüm,
penceremin önünden geçtiler
gitmenin mümkün olduğunu anlatan
kanat seslerini duydum
duymak görmekten daha çaresiz,
eylemin kendisine değil yankısına şahit olmak
görmek duymaktan daha acımasız
olanları inkar edemeden yaşamak

göğe bakarken yüzünü gördüm
bu göğün yüzü bizim gökyüzümüz mü?
hani düşlerimizi salıverdiğimiz
uçmayı kutsal kılan

kuşlar nereye gitti?
yağmur damlaları camda birikiyor şimdi
on birinci kattan düşüyor düşler
zihnim kötürüm olmaya mahkum

yolda rastladığım birine döktüm içimi
tanımadığım bir yabancıya...
tanıdığım yabancılar da var etrafımda
sonradan yabancı sıfatını alanlar
yüzlerin manalarını yitirmesi ne acı
seslerin artık anımsanmaması

ruhumun afyonu melankoli
aşırı dozdan ölüyorum
beynimin mürekkebi fışkırıyor kağıtlara
delil bırakıyorum ardımda
yok edin onları!
gömün düşlerimi toprağa

gidiyorum...
çaresizliği duyarak, acımasızlığı görerek
on birinci kattan düşüyor bedenim
kanatları olmadan nasıl uçar zihnim?
kuşların peşine düşüyor düşlerim

ruhumun göçtüğünü gördüm
sebebi varlığımı anlatan
kanat seslerini duydum
bulutların geçişi pencereme aksediyor
yaşamın şeridini tasvir ederek

yağmur damlaları içeriye sızıyor şimdi
göğün yüzüne gülümsüyorum
yüzündeki kalabalığa yabancılaşarak
kolaylıkla sıyrılıyorum bağımlılıktan
ötekileşmiş bir kuş sürüsüne katılıp
tesadüfen yalnızlaşarak

on birinci kattan düşüyor düşler
zihnim kötürüm olmaya mahkum
uçmak ancak o zaman mümkün
hayatı yakalamak
kimseye muhtaç olmadan yaşamak...




























7 Ocak 2016 Perşembe

Gölge ve Keder

ardına bakmadan kaçan ilhamın
büyü bozumu bu gece
ben geçtim benden
kendimden,
kederden...


inmez mi sandın
göz perdesi ruha
zahire irade verdi bâtın
dinlemeden,
kendiliğinden...


sabır sınamak haddine mi

görmeyen gözlerin?
gölge ve keder
bir ömre bedel...
duymadan evvel duyumsamak lazım
ehli kim o seslerin?

ve
düşünmeyi anlamak lazım

ve...
kirpiklerin boyun eğişini

rüzgârın hiddetine...
birdenbire
hissettirmeden...

korku uğramazsa kalbe

her şey gelip geçer mi sandın?
suyu bile dehşete düşürüyor
zamanın akışı
izlemek lazım yaşamı
beklemeden,
kaybetmeden...

kaybolan ufuk çizgisinin

ötesindeyim bu gece
derin bir yar ufkun genişliği
benden öte
kendimden beri...

ben geçtim benden

gerçekten
ve
gölgeden...



♫   Enya - Aniron