Müge Şenel

27 Aralık 2015 Pazar

Erken varmışım geç kalmaya...

Erken varmışım geç kalmaya...

Aşka erken, sana geç...

Erkenden kurduğum hayallere geç bırakılmış gerçeklerim var benim!

Geç saatlere kadar uyuyamadığım gecelerin sabahlarında erkenden uyanmakmış kaderim...

     Oysa bütün geç kalmışlıklarımı toplayıp çıkmıştım yola... Pişmanlıklarımı keşkelerimle barıştırmıştım. Koşar adımlarla geldim, hoş geldin demeyecek misin? Yüzünü esirgeme benden... Sakın sırtını dönme bana. Bakışlarını kaçırma! Bir daha geç kalamam. Aynı yolu yürüyüp geri dönemem... Tahammülüm yok sabretmeye... Sonuna geldikten sonra tekrar başa saramam bu filmi! Bu filmde çok fazla dram var. Çok fazla acı. Ben aşk istiyorum, bana kalbini veremez misin? Doğru kişi yanlış zaman deme! Aşk zamanın ötesine geçerse aşktır! Zamanlamanın kısıtlamasına, zorbalığına ve acımasızlığına boyun eğmemi bekleme benden... Aşka erken tutulursak, tutunursak birbirimize, meydan okuruz zamana!

     Erken varmışım geç kalmaya... Aşka dünden hazırım, sana son anda yetişmeyi umuyorum. Hayallerime gerçeklik katmak, düşünmeden saatlerce uyumak istiyorum. Hala biraz vaktimiz var. Hadi biz olup gidelim buralardan! Ardımıza bakmayalım n'olur... Hüzünlü anılar var geçmişte... Acı deneyimler, sınanmış sabırlar, zorlanmış kabiliyetler, gizlenmiş duygular var... Geleceğimizin temelleri onlar! Bilerek çıkıyorum yola... Bilmek ne kadar güzel bir bilsen! Her biri rehber olacak bize... Sayelerinde bilgeliği ve cesareti bularak aşacağız tüm güçlükleri...

     Tut elimi, sarıl bana, bağrına bas beni... Şefkatle, sevgiyle okşa saçlarımı... Son anda yetiştim sana! Masumiyetime haince saldırılar düzenleyen basiretsiz düşmanlarım var benim! Zaafımın omuzlarıma bindirdiği yükü taşımakmış kaderim... Yüreğim, ah benim narin yüreğim... Saf niyete, naifliğe, dürüstlüğe aç yüreğim! Kötülüğe tokum artık! Ben huzur istiyorum, bana maneviyat veremez misin? Yeterince kanat çırparsak yükseliriz. Ben hazırım yüklerimi bırakmaya... Hafifleyerek uçarız, uzaklaşırız harap olmuş ruhlardan!

   Erken varmışım geç kalmanın farkına! Keşkenin ne demek olduğunu unutmaya gidiyorum. Vicdanım rahat, kalbim kendinden emin... Biliyorum... Bilmek düşüncelerimi yatıştırıyor. Bu filmin bir sonu yok... Nihayete ermek için erken. Geç kalmak yasak bize! Eş ruhum gel benimle geleceğe... Sevmeye, keşfetmeye, kendi küçük cennetimize...


♫ ♪ Ludovico Einaudi - Indaco






5 Aralık 2015 Cumartesi

Kelimeler

                 "Kelimelerle aram iyiydi iyi olmasına... Ama bazıları vardı ki, çok çektirdiler bana..."


          Yuttuğum o kelimeler var ya... Hani boğazıma dizilen, yutkundukça acıtan, bir an önce sindirmek istediğim... İşte o kelimeler artık bütün hücrelerime dağılmış, kanımda dolaşır olmuş... Aklıma süzülüp zihnime işlemiş. Öfke nöbetlerine kapıldığım gecelerde öksürüp kusmaya çalışıyorum. Her birini ağzımda köpüren kanla tükürmek istiyorum.

          İtiraf ediyorum, bazen yapıyorum bunu. Yatağımın dayandığı duvar boylu boyunca kan olmuş. Kırmızıyı pek sevmem. Benim rengim mavidir. Buğulu gecelerin puslu mavisi, mürekkebin cesur mavisi... Ruhumun yüce mavisi... Kalemime sarılıyorum can havliyle. Yaradanın üflediği ruhun parazitleri o kelimeler... Ben de ruhumu kurtarmak için düşüncelerime üflüyorum. Nefesim yetmiyor. Üfledikçe güzelleşen bir kamış olduğumu hayal ediyorum. Neva perdesindeyim. Arada kalmışım... Ama kuvvetli olduğumu biliyorum. Hicaz makamına çıkıp ruhuma tevazu vermek niyetindeyim. Daha derinden, daha güçlü üflüyorum. Mürekkep kabarcıklarla doluyor. Kağıdı yırtarcasına, kalemi parçalarcasına yazıyorum. Gözyaşlarım mürekkebe karışıp masaya damlıyor. Masadan kucağıma... Sırılsıklam oluyorum. Panikleyip kitaplarıma saldırıyorum. Büyük bir açlıkla okuyorum. Kitaptaki kelimelerden bir ordu kurup, diğerlerine savaş açıyorum. Bu kadar kolay teslim olamam. En azından onurlu bir mücadele vermeliyim. Sayıca fazla olmamıza rağmen zorlanıyoruz. Şimdiden çok kayıp verdik. Yine de dayanıyoruz. 

          Tepeden tırnağa temizlenmem zaman alacak. Ben içimdekileri atmaya çalışırken dışarıdan saldırılar devam ediyor. Kısır bir döngüye kapılmışız. Sonsuz bir döngüye dönüşmekten korkuyorum. Nefret söylemlerinin sevginin büyüsünü bozmasından korkuyorum. Çünkü kelimeler dünyadaki en güçlü silahlardır. Küçümsemek, telafisi mümkün olmayan hatalara yol açabilir.

          Susuyorum. Susmak ile susamak arasında bir harf fark varken, şimdiki zamanda bu eylemleri çekimlemek arasında hiçbir fark yok. Susuyorum işte... O kelimeler dökülmüyor dudaklarımın arasından. Susuyorum. Kana kana su içmek istiyorum. Yutkunmam kolaylaşsın diye... Gönlüm ferahlasın, boğazım yatışsın diye. Yoruldum. Belirsizlikten, düşünmekten, biriktirmekten... Huzur telkinine ihtiyacım var. Son bir gayretle doğruluyorum. Yaşamın kıyısında yürüyorum. Ölümle burun buruna geleceğim anı düşünüyorum. Kaybedecek bir şeyim yok. Aniden gelen bir titreme ile sarsılıyorum. Biliyorum... En derinlere nüfuz edenleri söküp atmak zor olacak. Ses tellerim tedirgin... Ağzımı açtığım anda bir hırıltı yükseliyor boğazımdan. Bağırıyorum. Sitem etmiyorum. İsyan değil bu. Nefsimi tehdit edenleri bertaraf etmem an meselesi! Bir daha bağırıyorum. Yüksek sesle! Bir daha, bir daha... Avazım çıktığı kadar!

          Alçaklar! Yüksek perdeden bağırmamı bile hak etmiyorsunuz! Sular fışkırıyor ağzımdan... Boğulacak gibi oluyorum.  O kadar çok susmuşum ki... Kelimeleri yutmakla kalmamış, onlarla dolmuşum. O kadar çok susamışım ki... Hep daha fazlasını içmiş, taşmışım. Artık tutamıyorum kendimi... Defolun! Kelimelerin suya karışıp aktığını görüyorum. Suyun bulanıklığı dikkatimi çekiyor. Neden sürekli midemin bulandığını anlıyorum. Rahatlama hissine kavuşuyorum. Sanırım iyiyim. Zor kısmı atlattım. Bundan sonra bir şeyi bünyeme dahil etmeden evvel iki kez düşüneceğim. İki kez de yetmez... Beş kez, on kez... Ne kadar gerekiyorsa.

          Ey ruhumuzu üfleyen yaradan, o üflediğin ruha n'olur sık sık huzur da üfle... Ancak o zaman korunurum kötülüğün şerrinden... O kelimelerin düşmanlığından sana sığınırım. Beni bir daha böyle sınama yalvarırım. Yuttuğum o kelimeler var ya... Artık kolay kolay yutmam. Yeter ki dayanma gücü ver. Ben sonuna dek savaşırım.

♫ ♪ ney-hicaz


4 Aralık 2015 Cuma

Aşk Adamı

                      

                                  "Ölüm mü? Bir gölün dibinde durgun uykudasın." 

                                                                                        Cemal Süreya


          Sıradan değil yaşamın, yaşadıkların. Kendine göre bir anlam yakaladıysan, bırakma yakasını anılarının. Alnına dökülen gerçekleri silkelemeye çalışma. Gerçeklerin örtmez duygularını. Duygularından mı utanacaksın? Uğraşma, yüzleş onlarla, yüz onların gururunu. Bütün çıplaklığıyla ser gözlerin önüne. Herkes görsün, herkes bilsin ki aşık bir adamsın sen. Karanlığın bakışları üstündeyken, yürüdün sükunet içinde kuytu ormanlarda. Ağaçlar fısıldadı ismini, kulak asmadın. Sararmış hatıralarını döktüler önüne, görmedin. Kör, sağır, çaresiz sürünmekteydin. Patikadan aşağıya doğru yuvarlandın yalnızlığına takılıp.
 -Nicedir bu haldeydin. Nicedir hayallerdeydin. O çıkagelmişti bir anda. Saçlarını sarkıttığında dize dize bir şiir gibi, tutulmuştu dilin, bedenin. Ebediyete kadar sürecekse içindeki bu yangın, bırak küllerinden doğsun aşkın. Gururunla yaptığın savaşta galip gelirsen, belki bir iki kelime dökülür dudaklarının arasından. - 

          Patikanın sonunda, sindiği ağacın dibinde, zihninde bir görünüp bir kaybolan resimler vardı. "Neden bu kadar zorlaştırmak zorundayım? Çünkü bir şeyler için hep zorunluluktayım." dedi kendi kendine. Sendeleyerek ayağa kalktı ve birkaç adım yürüdü. Başını göğe uzatıp, etrafı kolaçan etti duyularıyla. Algısı giderek uzaklaşıyordu, öylesine yitirmişti ki aşktan ötesini. Az önce onun içsel karmaşıklığını dile getiren sesi tekrar dinlemeye koyuldu. Ama yerdeki yaprakları süpüren rüzgarın hışırtısından gayrı bir şey duyamadı. Yağmur saçlarını ıslatmaya başladığında, şehre yaklaşmıştı. Issız, dar bir sokağa adımını atar atmaz, sırtını nemli duvara dayadı. İlk defa sigaranın onu tükettiğini hissediyordu. Zoru düşünmenin kuralsızlığını, kolaya kaçmanın keyifsizliğini biliyordu. Ama imkansıza bu denli yaklaşmamıştı hiç. Acı, ne zamandan beri hem yakıp hem de zevk veriyordu? Biliyordu kendine sorduğu bütün soruların cevabını. Ayakları zihninden bağımsız hareket eden birer isyancı olmuştu artık. Yine ormana çekiliyordu yavaş yavaş. Öfkesi çağlayan gibiydi. Akıyordu hırsla gözlerinden. Ama bu kez kara gölün kıyısında buldu kendini. Yasları, sevinçleri harmanlayıp kurutmuş bir göldü bu. Ortasına dikilmiş köprü sahipsizdi, hastaydı. Aklına düştü yine onun yaralarını tazeleyen görüntüsü. Gözlerini süzüp, savurmuştu zehirli sarmaşık gibi boynuna dolanan o kelimeleri: "Seninle olmak yerine hapsedilmeyi yeğlerim." 

          Gece pelerinini giymiş, belli belirsiz selam verip gitmişti başka bir diyara. Ağaçlar doğunun önünden çekilmişti, sanki biliyorlarmış gibi. Gün, salgın hastalığın kol gezdiği bir köye gelen doktor gibi, düşmüştü umudun kucağına. Güneş cıvıl cıvıl ışık huzmesi saçıyordu. Köprüden öteye, gölün tam ortasına uzanan kolları aydınlatıyordu etrafı. -Senin zifiri karanlığına, umut ışığı dokunmaya korkardı. Ölüme bu kadar yakınken, seni yaşama bağlayanı görmezden mi geleceksin? Gitme, kal ve bekle.- Nereden duyduğunu anlamlandıramadığı, hakkında tahmin yürütemediği ses, yine dürtmüştü onu. Hiçliğin tam ortasında, gözleri bir büyüyle bağlanmış gibi, tek bir noktaya kilitlendi. Köprüden koşarak kollarına atıldı. Bakışları birbirine kenetlendi, tıpkı elleri gibi. Güneş, ne ormana ne de göle doğmuştu. Güneş, kucağına doğmuştu. "Anladım ki, böylesi bir aşkın içine hapsolmak, esaretlerin en güzeli." Aylardır, yıllardır mühür vurduğu ağzını açarak, "Seni seviyorum!" diyebilmişti nihayet. Daha önce söyleyememenin pişmanlığıyla çürüttüğü kelimeleri sökülünce, hayalini bile kuramadığı huzura kavuşmuştu. Sen, aşk adamı, güz gelmeden soldun narin bir çiçek gibi. Yitip gitmeden önce durdun. Aşkın varlığıyla başlayıp, aşkın varlığıyla son buldun…

3 Aralık 2015 Perşembe

Mesele yazmaksa eğer

          Mesele yazmaksa eğer, ben varım. Zaten tüm varlığımla yazıyorsam bir mesele var demektir! Peki ya yokluğumla yazarsam? İşte o zaman durum vahim... "Bir varmış bir yokmuş" diye başlayan bir masal değil bu... Varlığını paylaştığın insanların senden çalmak için seni yokluğa sürüklemesiyle ortaya çıkan bir hikâye... Varımı yoğumu verdim denir ya, aynen öyle! Varlığından çalmaya çalışanlara inat yokluğunla yazmaya başlıyorsun... Madem artık bir yokluk içindeyim, bari onu yazayım diyorsun. Artık insanlar için yok olurken, yazmak için var oluyorsun. Varlık içinde yokluk yaşamak bu olsa gerek.

     Yok...

     Arkadaşımla kahve içip iki lafın belini kırmak istiyorum vakti yok...

     Hoşlandığım adamın yanına gidip bin türlü bahaneyle konuşmaya çalışıyorum suratında tepki yok...

     Her gün görmek zorunda olduğum insanların ruhu yok...

     Günümüz aşklarında(!) kalp yok...

     Sohbetlerde samimiyet yok...

     Parlaması gereken gözlerde ışık yok...

     Bakıyorum da, birçok kişinin hayattan umudu yok...

     Kimsenin sevmeye cesareti yok...

     En kötüsü de vicdanları yok...

     Yatakta sağa sola dönüyorum, uyumaya çalışıyorum uykum yok...

     Bunalıyorum bu sefer, yürüyüşe çıkıyorum. İnanır mısınız? Koskoca şehirde temiz hava yok!

     Sanırım artık temiz ve saf bir şey yok. Kirlenmiş yüreklerin kötü niyetleri yüzünden "değer" yok!

     Yok yok yok...

     Hâl böyle olunca, hiç kimseyle konuşasım yok!


     Bize yok, onlara var bunlar. Onlara -menfaat uğrunda yaşamayı tercih edenlere- her şey var. Sorsan dört dörtlük hayatları var. Mükemmel arkadaşlıkları, dillerinden düşürmedikleri aşkları, şuh kahkahaları ve bol eğlenceli geceleri var. Sanırsın ki hiç dertleri yok... Yersen...

     Sadece paylaştıklarına, anlattıklarına, fotoğraflarına bakarsan yersin tabi! Yeme! İzle... Aslında ne kadar sahte olduklarını göreceksin. Değer yargılarının basitliğini anlayacaksın. Bırak onlar için "var" olsun. Böyle var olmaktansa yok olmak yeğdir. Ama mesele yazmaksa eğer, ben varım. Etraftakilerin "varlık" anlayışından bağımsız olarak varım. Bu yüzden bu noktada yokum!

     "Varlık içinde yokluk" kavramı bu noktada değişiyor. Her ikisi de kendi anlamlarını yitirmiş ve birbirine karışmış durumda... Göreceli olmaya mahkumlar... Bu yüzden iç içe olmaktan uzaklaşarak bir oluyorlar artık... Yazmak ve yaşamak gibi!

     Varlığımla (yokluğumla) yazıyorum (yaşıyorum).

     "Yok" listesini karalayanlarla "Var" oluyorum! Anlayana Var/Yok birlikteliğini anlatıyorum...

          Çelişkilerin ilişkilere dönüştüğü anlamlı bir dünyada nefes alıyorum. Varımı yoğumu değerli kılan ne varsa ona öncelik veriyorum. Benim için var olanlardan yokluğumu esirgiyorum. Hayattan en büyük umudum olan aşkın gerçekliğine ve masumiyetine tüm kalbimle inanıyorum. Vicdanımın sesine kulak vererek huzuru buluyorum. Samimiyetin taçlandırdığı dostlukları önemsiyorum. Sevmek cesaretini gösterenlerin yüreklerindeki iyiliğe güveniyorum.

     Sonra fark ediyorum;

     Bizden çalmak isteyenlerin aslında kendilerinden çaldıklarını...

     Bir yerlerde hala gözleri parlayan, ışık saçan insanlar olduğunu...

     Yokluğa sürüklenirken varlığı bulduğumuzu...

     Durumun vahim değil mühim olduğunu...

     Dünyadaki en karamsar "Yok" listelerinin bile bütün bu değerlerin varlığıyla "Var" listelerine dönüştüğünü...

     Dönüşümden sonra gelen uykunun tatlılığını ve mutlak huzurun getirdiği mutluluğu...

     Bütün mesele bu.

     Mesele yazmaksa eğer, ben varım. Hem varlığımla, hem yokluğumla...

   
                                       "varı yoğu yazmak olanlara..."




                                
♫ ♪  Umudun varlığını hissettiren müzik                                     


       



2 Aralık 2015 Çarşamba

İlham

İlham; tutarsız ve enteresan bir misafirdir. Beklersin gelmez. Ararsın fakat erişemezsin. Tahmin kabiliyetinin kıyısına bile yanaşmaz. Hiç ummadığın bir vakitte kapında bitiverir.