Müge Şenel

25 Kasım 2017 Cumartesi

Gelincikler ölür, papatyalar ölmez!


     Şehir hayatı iyiden iyiye canımı sıkmaya başladı. Bu yaz yine köye aylaklık yapmaya geldim. Ağzımda kibrit çöpü, parmaklarımın arasında izmarit, saman yığınına yaslanmış halde uyukluyordum ki, hayat memat meselem karşımda beliriverdi. Gözlerim yıpranmış hasır şapkasını çok uzaktan hiç zorlanmadan seçmişti. Aklım bilmem kaç karış havada, ayaklarımın birbirini kovalamasına müsaade ederek leş gibi sigara kokan ellerimi aceleyle pantolonuma sürttüm. Avuçlarımdan kıvılcım çıkarsa koku da yanıp gider sanıyordum herhalde. Çaresizce sağa sola bakındım, meydanın diğer tarafındaki çeşmeye heyecandan çıldıran kalbimin gürültüsünü bastırırcasına koştum. Çeşmenin yanına iliştirilmiş, kirden iyice ufalmış sabunla ellerimi yıkadım. Tekrar koşarak gözcü kulesi bellediğim saman yığınına vardım. Hâlâ oradaydı. Köy meydanının bulunduğu tepenin aşağısındaki geniş düzlükte, tarlaların ortasındaydı. Yüzüm ve ayak tabanlarım aynı hararetle alev alev yanıyordu. Hızlı bir cesaret ve özgüven arayışına girdim. Yazın başından beri güneşte kavrulduğum için rengim epey koyulmuştu. Kendimi fazla tuzlu bayat fıstık gibi hissediyordum. Tatsız, tipsiz, eciş bücüş… İşe yaramıyordu. Özgüveni görmezden gelip sadece biraz cesaret bulmalıydım. Zaten aptal bir aşık böyle yapmaz mıydı? 

     Tepeden düzlüğe inerken, saçlarımdaki saman parçalarını silkeledim, gömleğimin yakasını düzelttim ve hedefe kilitlendim. Çalılıklara doluşmuş cırcır böceği korosunun sesine ıslığımla eşlik ederken neşemin yerine geldiğini hissettim. Hazır hal böyleyken, heyecanım biraz daha yatışsın diye, tarlaların kenarında serpilmiş gelinciklerden ve papatyalardan toplamaya karar vermiştim. Aramızda üç dönümlük bir tarla kadar mesafe kalmış olmalıydı. Neredeyse boyuma erişmiş olan yabanıl otlar sayesinde kolayca gizleniyordum. Artık birbirimize çok yaklaşmıştık. Yani en azından ben ona yaklaşmıştım. Dolayısıyla o da bana yaklaşmış oluyordu. 

    Halatın ucuna bağladığı yağ tenekesiyle kuyudan su çekiyordu. Tenekede kalan birkaç damla yağın, bir kuyu dolusu suyun yüzeyine çıkmak için verdiği mücadeleyi düşündüm. Benim ona ulaşmak için verdiğim mücadele, kuşkusuz daha güçtü. Yaptığı işe o kadar odaklanmıştı ki, aramızda birkaç metre kalana dek geldiğimi fark etmedi. Başını kuyudan kaldırdı, gözlerinin görüş alanını kirpikleriyle kısıtladı. Akşamüstü güneşi hasır şapkasının yüzüne düşürdüğü gölgeyi sıyırıyordu. Belli belirsiz şaşkınlığını umursamazlıkla örttüğünü sezebiliyordum. Kısık bakışlarıyla elimdeki çiçekleri süzdü.

    -Gelincik asla koparılmaz. Ruhu hemen solar, boynunu büker, yapraklarının düştüğünü anlamazsın bile. Papatya koparıldıysa bir kitabın arasında kurutmalı onu, ya da taç yapmalı, dedi. Alaycı havasını hüzün dağıtıyordu. Kestane saçlarının uçları sararmıştı.
    -Gelincikler ölür, papatyalar ölmez mi yani? dedim. Başını salladı, cevap vermeyecekti. Gözleri su yeşiliydi. Ağaçların yansıdığı bir göl gibi. Papatyaları gelinciklerden ayırıp uzattım.
    -O zaman bunları al, kitabının arasına koyarsın, dedim. Papatyaları taç yapıp saçlarına kondurduğum tek perdelik bir oyun sahneleniyordu içimde.
    -Teşekkür ederim, dedi. Ben zoraki tebessümünü kovalarken su tenekesine eğildi.
    -Yardım edebilirim, deyip ben de eğildim. Tenekenin pasının iz bıraktığı ellerini geri çekti. 
    -Sigara kokuyorsun, dedi. Ufacık sabun ancak bu kadar işe yarardı zaten. 
    -Suyu nereye götürüyorsun? diye sordum umursamaz görünmeye gayret ederek.
    -Dedemin bahçesine. Çiçekleri sulayacağız. Biz koparmayı yeğlemiyoruz, onlar ait oldukları yerde güzeller, dedi. 
    -Özür dilerim, dedim. Ben sana ait olduklarını düşündüm diye geçirdim aklımdan. Söz ipliklerine attığım düğümleri görse halime acırdı.
    -Suyu ben taşıyabilirim. Benimle gelmene gerek yok, dedi. Tenekeyi iki eliyle kavradı, beklemediğim bir kuvvetle kaldırıp yürümeye başladı. Ardından bakarken dönüp gülümsedi. İkinci bir cesaretle yanına gittim. 
    -Adını hâlâ bağışlamadın bana, dedim. Bu seni üçüncü görüşüm. 
    -Kiraz, dedi. Adım Kiraz benim. Benden yana bakmıyordu. Tenekeyi elinden zorla aldım.
    -Bırak ben taşıyayım Kiraz. Sen benim adımı zaten biliyorsun, dedim. Köy merkezinden uzakta yaşıyorsun değil mi? Seni sadece bu tarlada görüyorum.
    -Ne tuhaf, dedi. Beni takip edip keşfetmeni beklerdim. Bu yaz dedemle vakit geçirmeye geldim. Ona yardım ediyorum.
    -Tedirgin etmek istemedim. Yapabilirdim elbette ama, sana soruyorum işte, dedim. Güldü. Gülüşü kızıl fezada asılı kaldı. Köyü sınırlayan ormanın yakınlarına gelmiştik. Ormanın içine doğru dar bir yol uzanıyordu. Yolun başında durduk. Fezanın kızıllığını sahiplenmiş dudaklarını aralamıştı.
    -Buradan sonrasına yalnız devam ederim, teşekkür ederim Ali. Adımı söylediğine inanamıyordum. Kalbimi bir karınca ordusu istila etmişti. İçim gıdıklanıyordu. El sallayarak ormanın içinde kayboluşunu seyrettim.
    -Ali abi! Sana diyorum Ali abiii! Boyun ağrısıyla oturduğum yerden doğruldum. Bir yığın samanın üzerime yığılmakta olduğunu görüp son anda kurtuldum. Olan biteni kavramaya uğraşırken köyün kerkenezi Osman gömleğimi çekiştiriyordu.
     -Osman dur! Ne oluyor Allah’ını seversen? dedim, sersemlemiştim.
     -Abi öğleden beri uyuyorsun, hani beni harman yerine götürecektin? dedi. Cebimden bir dal sigara çıkarıp yaktım. Hızlı hızlı içime çektim. Ne kadar çabuk kanıma karışırsa, o kadar iyi. Kendime gelmeye başlamıştım. İzmariti ayağımın dibine atıp üzerine bastım. Başımı kaldırdığımda önce tepeden aşağıya inen yolu, sonra düzlüğü, sonra da tarlayı gördüm. Tarlaya odaklandım. Baş parmağımı sol, işaret parmağımı sağ yanağıma bastırıp dişlerimi gıcırdattım. İki kelime salıverildi dışarıya, hasır, şapka…
     Rüzgârla yarışarak koştum tarlaya, cırcır böceklerini ve gelincikleri es geçtim, papatyaları topladım nefes nefese. Titreye titreye birleştirip ördüm saplarını. Aramızda birkaç metre kalıp beni fark ettiğinde hiç konuşmadan yanına gittim. Yıpranmış hasır şapkasını kaldırdım. Tacı kondurdum saçlarına. 
    -Gelincikler ölür papatyalar ölmez, dedim. 
*
     Yağ tenekesine doldurduğu suyun yüzeyinde birkaç damla yağ süzülüyordu. Kuyudan sesleri yankılanıyordu. Oradan uçmakta olan bir kerkenez de ister istemez konuşmalarına kulak misafiri oluyordu.
     “Sigara ömrü kısaltır derler bir de” diyordu Ali. “Düpedüz ömrü uzatıyor! Şu mereti içip şuradan şuraya koştuğum kısacık anda ömrüm bin yıl uzadı.” 

    “İlahi! Sigara içmeye bahane arıyorsun.” diyordu Kiraz. “Sen çok yaşa e mi?”
*

15 Kasım 2017 Çarşamba

ne zaman kar yağsa

ne zaman kar yağsa,
bıçak sırtı bir patikaya sapıyordu harfler
hafızaları kayboluyordu kökten uca...
bir kelimenin ucuna tutunup,
aşka tutuluyorlardı ecelsiz.
dinledim çaresiz...

bir ağaç gizledim bağrıma,
dalları titriyordu soğukta,
kalbime değdi yaprakları
ölümlü kağıtları yırtıp attım,
avuçlarım buruldu her şafak vakti...

şahitlik ettim bir ekim akşamı,
öğleden kalma kelebekleri sindirdim içimde.
ömrümü kısalttılar,
bildiğim her şeyi unuttum.

ne zaman buz gibi bakışlarla karşılaşsa,
alazlanıyordu gözler...
kirpikler yelpaze olup,
yelliyorlardı yürekten tüten dumanı.
tezatlığa düştüm bir kasım sabahı,
tüm sobaları zehirledim.

eksildi ses tellerim
sükûnet hasıl oldu,
dağ oldu derdim, içten içe gürledim.
dağladım yaralarımı
yastıkla yasa boğdum tüm iniltileri

ne zaman üşüse eller,
yalnızlığı suçluyordu sözler!
bir aralık soluklandım,
takvimsizlikten yakındım,
çay demlerinde tükettim nefesimi

ilk kar düştü sonra
kondu elmacık kemiklerime
iliklerime sızdı kaybetme korkusu,
sızlayan dişlerimi söküp attım
acıyı kucağıma aldım ve
yitirdim zaman mevhumunu...

ocakta unutulmaya yüz tuttu yüzün,
yüzlerce düş gördüm şubatta,
düşe kalka yürüdüm...
hep aynı koridorda peyda oldu ayaklar
pencereler âmâydı ve kötürümdü kapılar

martın gözü pekti
gizin tesiri ruhumu felç etti
nisanda yarı uyur yarı uyanık halde salındım
eğdim başımı, art niyetli sanıldım
hep ardıma baktım mayısta
anlam çıkardım tüm yansımalardan

ne zaman saflaşsa bulutlar
art arda diziliyordu kuşlar
burulan avuçlarıma sürüklendi göç yolları
kalp şeridimden geçiyordu kuşlar ardınca,
sözün hükmü geçmiyordu uçunca…

küçüktüm, çocuktum
kuş iplerine tutundum küçük prense tutulup…
aidiyeti reddeden yıldızlarla avundum
hasreti körükleyen yolculuklara çıktım haziranda,
özlemle sarıldım temmuza
tüm dönemeçlerin hesabını yaptım ağustosta
yadsımalarımı sakladım eylülde köşe bucak
ekimde göz kapağındaki ikinci çizgiye saklandım

ne zaman ikinci olsa yeniler,
kalıcı iz bırakıyordu eskiler.
kitap satırlarını arşınladım kasımda
tüm dokunamayışları hatırladım.
ket vurdum dudak kıpırtılarıma,
arşa değdi mutlak susuşlarım…

bak
ikinci kar düştü ikinci aralıktan
temkinli yaklaşıyor yıl eskiten ocak
korkma dedim ona, koş bana doğru koşulsuz sevgiyle,
bilirsin, yılmam asla,
tüm mevsimlerime kar yağsa şikayet etmem!
kirlenmesi imkânsız beyazlığa gömülse keşke aylarım...
ne zaman kar yağsa,
seni hatırlarım…

13 Kasım 2017 Pazartesi

Eski dost

     Açım, çok ama çok açım. Açlıktan zihnim kokuyor. İlham geçerken uğruyor bazen, başını kapıdan uzatır uzatmaz çekip kolundan alıyorum içeriye zoraki. Ayakları dışarıya dönük oturuyor, kaçtı kaçacak. İyi ki beden dilinden anlıyorum. Fakat anlatacaklarımı dinlemeden bir yere gidemez.
     Susadım. Açlığın üstüne hiç iyi olmadı bu... O kadar susadım ki yüreğim çürüyor. Yakında yüreğimde yetişen tüm ağaçlar kuruyacak. Gözyaşları su yerine geçseydi, doğaya yeşilin bir tonu olarak dönerdim çoktan.
     Açlığımın üzerine susuzluğum eklenince üslubum değişiyor. Çünkü ne zaman bir şeyler üst üste gelse kendimi gülmeye zorluyorum. Bir süre sonra bu zorunluluk doğallaşıyor. Hüzün ise sonradan çöküyor. Aslında biliyorum ki keder hep gölgeme sığınıyor. Gülüşümün etrafı ışıklandırdığını söyleyenlere inanmaya böyle başladım. Şahit oldum, güldüğümde gölgeme saklananlar açığa çıkıyor. İyi ki ışık hiçbir zaman tam tepemden vurmuyor. Yoksa çırılçıplak ortada kalırdım.
     Evet, bir gülümseme mutluluğa giden yolda çekilen acıları şikayet etmeden taşıyabiliyor. İçtenlik merhameti, merhamet inceliği, incelik hassaslığı barındırıyor. Hassas insanları yalnızca zayıf ve kırılgan olarak nitelendirmek büyük yanılsamalar yaratsa da, anladım ki yanılsamalar insandan insana yansıyor. Hislerin doğasına çekilmek için düşünceler aleminde çokça vakit harcamak gerekiyor.
     Beden dilinin önemini yitirdiği an geldiğinde ruh dili devreye giriyor. Bedenin aksine ruh bir yere kaçamaz. Ruh bedende tutsak, akılda özgürdür. İlhamın içine bir parça ruh katmak için etrafımda dönüp duran kelimelerin tutsak olmaya özendiğini görüyorum. Dağınık bir haldeyken bir anlam ifade etmemekten korkuyorlar. O yüzden derleyip toparlayıp bir araya getirmeyi görevim olarak benimsedim. Hem kendime, hem diğer insanlara karşı. Belki kimse bunu üstlenmemi beklemiyordu ama içimden gelmişti.
     Kelimeler ruh kazandıklarında akla yükselip özgür oluyorlar. Artık özgürlüğe erişmek için tutsak olmak gerektiğini keşfetmelerine sevindim. İlhamın üstlendiği görev en az benimki kadar önemli. İlham, kelimeleri anlamla buluşturacaklara misafir olan bir tüccar. Bazen onlara çoktan anlam yükleyip bilgelik kazandıran bir keşiş, bazense onları yolculuklarında kendisine eşlik etsin diye yanında taşıyan bir yolcu... Her türlü olmazsa olmaz, o beni dinlemezse kimse dinlemez. Açlığımı, susuzluğumu ondan başka kimse bu denli gideremez. Bu yüzden, vefalı bir dost olmasına karşılık sıkılganlığını görmezden geliyor ve çok tutmuyorum onu.
     Doğaya teslim olduğumuz zaman birbirimize karışıp toprakları besleyeceğimiz için ebedi ve edebi bir dost olarak yüreğimde yer etti. Kapıdan geçerken uğradığı zamanlar nedense hep yanımda bulunması gereken zamanlardı. Ben neyi biliyorsam, anlıyorsam ve hissediyorsam o da bildi, anladı ve hissetti. Gölgemin aydınlanmayan yerinde beklediği anlar oldu ve güvende olduğuma kanaat getirince tekrar görüşmek üzere yanımdan ayrıldı. Tıpkı şu anda olduğu gibi...
     Artık karnım tok, sırtım pek olduğuna göre, bardağın dolu tarafından bakıp suyumu kana kana içebilirim. Sevgili ilham, en eski dostum, sen de nihayet yola koyulabilirsin. Bir dahaki görüşmemiz kim bilir nerede, ne zaman ve nasıl olacak?

6 Kasım 2017 Pazartesi

Tilki Ekrem


     Cıvıltılı çocuk sesleri iliştirilmiş daracık bir sokak canlanıyor gözümde. Sağ gözüm hep neşeyi ve coşkuyu görmeye meyillidir. Sol gözüm pek iyi görmez. Görse de herhalde elim ve vahim şeyleri seçerdi. Sağın iyiyi, solun kötüyü temsil ettiğini düşünmek için yeterli altyapıya sahibim. Mahalle mektebinde öyle öğrettiler bana… Velhasıl, sağ gözümden aktarıyorum size… Burası Hacı İsa Mektebi Sokak. Adını sokağın başındaki camiden almış. Mahalle mektebi artık caminin bünyesinde. Sokağa başka bir mektep daha açılmış. Latin alfabesi öğretiyorlarmış. Arap alfabesine rakipmiş hadsizler! Öyle işittim, kulağıma fısıldayanların yalancısıyım. Rum mektebinde ne öğretildiğini sanıyorlarsa… Neyse ki, bu ufak çekişme, asla düşmanlığa dönüşmedi. Bilfarz, “İsa Hristiyan’dır, hacı lakabı takmışsınız bir de, alay mı ediyorsunuz?” gibi safsatalar ile karşılaşmadık. Tarih derslerini can kulağıyla dinlediğimiz anlaşılıyordur. Fatih’in sancaktarı Hacı İsa’nın camisine Kürkçü mescidi derlermiş eskiden… Dönüp dolaşıp camiye atıfta bulunuşum ondandır. Ancak artık, kürkçü dükkanını kesinkes terk etme cesaretini gösteren bir tilki olarak, yaptığımın bir marifet olmadığını da bilerek, özlemle bahsetmeye devam edeceğim bende kalıcı parmak izleri bırakan bu sokaktan… 

     Burası Hacı İsa Mektebi Sokak. Salına salına yürüyen gamsızların yanından lodos gibi geçen bisikletlerin muzip kahkahalarına şahit olur. Kahvehane müdavimlerinin gündüz vardiyalarını bitirip, peş peşe meyhaneye devinmelerini ve gece vardiyalarını devralmalarını izler. Seyyar manav Şükrü usta dikkatleri celbetmek için Hasan bakkalın karşı köşesine mevzilenir. Öğleden sonra mektebin zili talebelerin dağılacağını salık verince, önce kalabalıklaşır sokak, sonra birden sakinleşir. Akşamüstü vakitlerinde davetkâr bir rüzgâr eser. Güneşin kızıllığını ince bir çizgi halinde mevcut bulutların üzerine asıp kaybolduğu anlardır bunlar… “Yürüyüşe çıkın!” çağrısıdır bir nevi. Bu sokakta evlerden mümkün mertebe sağ ayakla çıkılır, eve sağ ayakla girilir. Evvela sol ayakla adım atıldıysa, o gün işlerin tepetakla gideceğine emin olunur. Rumlar bize nazaran, böyle şeylere aldırmazlardı. Anımsıyorum da, örflerimize bağlılığımız Elena teyzeyi hem hayrete düşürür, hem de onda hayranlık uyandırırdı. Elena teyze herkesçe sevilen bir terziydi. Dikişe, nakışa öyle yatkındı ki, elleri yok olsa, ayaklarıyla dikiverecek sanırdınız. Ninemin hediye ettiği el işi çiçekli yazmayı dürer, taç yapıp takardı başına. Devamlı gülümser, “Kalimera kalispera!” derdi asla azalmayan neşesiyle. Bir de fırında çalışan Niko amca vardı. İki arka sokaktaki evinin ufacık bahçesini ekip biçerdi. Kimi zaman o tarafta oynardık. Genellikle pencere kenarında oturur, etrafı süzer ve Rumca şarkılar mırıldanırdı. Topumuz bahçesine kaçtığında görüp gelirdi yanımıza. Topumuzla beraber bir avuç erik, birkaç tane elma da verirdi. İtiraf edeyim, bazen bilerek atardık topu… O eriklerin ve elmaların tadı bildiğiniz başka hiçbir şeye benzemez.

     Burası Hacı İsa Mektebi Sokak. Bulunduğu civarda camilerle beraber, Rum ve Ermeni kiliseleri ile Sinagoglar vardır. Çan, hazan ve ezan seslerini aynı zaman diliminde işitmek mümkündür. Seslerin, dillerin ve dinlerin aynı kıyıya demir attığı, aynı terazide tartıldığı, aynı halatın ucundan tuttuğu nadir yerlerdendir. Talihliymişim ki, denge kurmanın hassasiyetini kavradığımda körpeydim. Bu hususta düşünmek için yeterli sokak kültürüne sahibim. Öyle yoğruldum bu sokakta… Dengeli beslenmezdim belki ama, dengeli düşünür, konuşur ve hareket ederdim. Aklımın ermediğini sananlara anında hadlerini bildirirdim. En yakın arkadaşım Yorgo ile farklı mekteplere giderdik fakat, hep aynı şeyleri yapardık. Yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmezdi. Hemen karşımızda otururdu Yorgo ve annesi. Babası Yorgo çok küçükken ölmüş diyorlardı. Bu bahsi aramızda hiç açmadık. Bir gün annesi de aniden öldü. Birkaç sokak ötedeki Rum kilisesindeydi cenazesi. Annem gitmemize başta karşı çıktıysa da, ninem benden yana olunca ses çıkaramadı. Yorgo’yu yalnız bırakamazdık. O gün yaşananlara sol gözümle baktığımdan biraz bulanık… Yalnızca, kilisenin girişinde, sağ ile mi, yoksa sol ile mi içeriye adım atsam diye muhakeme ettiğimi hatırlıyorum. Yorgo o günden sonra ortalıkta fazla görünmedi. Çok geçmeden uzak bir akrabasının yanına taşındı. Hacı İsa Mektebi sokağını, çocukluğunu ve beni yetim bıraktı. Ardından hissettiklerim çabucak silikleşti. Yorgo kadar olmasa da, ben de hatırı sayılır bir hızla büyüdüm. Acıları unutmaya meyilliyimdir, sol gözüm boşuna körelmedi. 

Burası Hacı İsa Mektebi Sokak. Kıldan ince bir çizgide tereddütsüz ama temkinli yürüyen cambazların uğrak yeridir. Yabancıların dostane tavırlarıyla renklendirilmiş, öteberinin yok hükmünde olduğu ve her geçişte iz bırakan bir köprüdür. Hurdacı Mihran abinin Ermenice-Türkçe sözlüğünü aramızda bir geçit oluşsun diye hatmettiği, Rona ablanın kandil simitlerimizi nazikçe yediği ve güler yüz eksikliğinin yaşanmadığı mahallenin kıymetli sokağıdır. Denge kurmayı öğrenmemi sağlayan imkânların çeşitliliği anlaşılıyordur. Sokağın sonundaki park iyi tanır beni, tahterevallide ziyadesiyle pişirdim kendimi… Bu sokağı terk ettiğim gün, bir daha dönmeyeceğime dair kendime söz vermiştim. Zorum neydi? Neden inat ettim? Bunlar bende giz olarak kalsın. Zihnimdeki vesveseleri savuşturduktan sonra dengemin bozulmaya başladığını sezdim. Anılarımı canlandırarak, bir dönüş yolu açmaya niyetliyim. Bu kadar lakırtıyı boşuna dökmedik ortalığa… Bu yaştan sonra dengesiz mi desinler? Onun yerine tilki desinler… Farzımuhal, Tilki Ekrem desinler, ne olacak?

     Burası Hacı İsa Mektebi Sokak. Geçmişten değil, şimdiden bildiriyorum. Eski evimde başkaları oturuyor. Ben de çok uzakta değilim, Niko amcanın sokağında küçük bir yer buldum, bana yetiyor. Dün akşamüstü yürüyüşe çıktım. Haftaya Rum mektebinde çocuklara kitap okuyacağım. Kitapçıya uğradım, Balat Rum Dergisi’ni gördüm. “Balat’tan sokak anıları” yazıyordu kapağında… Epey ilgimi çekti, birkaç kitapla beraber onu da aldım. Ancak bugün okuma fırsatım oldu. Biraz önce öylece donup kaldım. Şimdi sokakta, kaldırıma oturmuş, şaşkınlıkla gülüyorum. Tilki Ekrem’in foyası ortaya çıkmış. Sağ gözüm kör olsun ki, ömrümde böyle gülmedim.

     “Eski terzi Elena Petridis Balat’tan sokak anılarını anlatıyor:


     -Tilki Ekrem, baharda her hafta gelir sokağa, benim eski dükkânın önüne tezgâh açar. Bazen yaptığı resimleri, bazen de tahtadan oyulmuş oyuncakları satıyor. Bir de mektepleri gezip hikâyeler okuyormuş çocuklara. Çok olmadı geleli, burada büyümüş, tabii biz hatırlamıyoruz, çok çocuk geldi geçti buralardan. Giden geri geliyor, özlüyorlar buraları. Hasan bakkaldan duydum, “Kürkçü dükkanına döndü burası, Tilki Ekrem sürünün başı!” diyordu. Öyle kaldı adı.” 

17 Eylül 2017 Pazar

Son nefes notları

Sevgiler, sevgiler dostlarım, kucak dolusu sevgiler... Sevgi hüzün varken de yeşerir. Merak etmeyin, yüreğim daima yeşil kalır. Bu kurak saatlerde bile susuzluğa izin vermem. Son nefesimi vereceğimi bilsem, yine de izin vermem. Bugün bir defter geçti elime. Kağıt kesiği yaralarımı kanatan bir defter.

Ne denli hassas olduğumu gereğinden fazla hissettirirsem, daha dipsiz bir yalnızlığın içine düşeceğimi biliyordum. Bu kadar ağır bir bedeli ödeyecek gücüm yoktu. Nedensizce ağlama tutturduğum saatlerde, tüketmekte olduğum zamanın her dakikasında, hayatımda bulunmuş ya da bulunan kişileri teker teker düşünürdüm. Bir saate sığan altmış kişiden birini bile arayamadığımı derin bir kederle yeniden fark ettiğimde ise daha çok ağlardım. Bu sırada aklımdan ağlamamın nedenleri, beni bu nedenlere götüren olaylar, durumlar ve tüm bunlarda rol almış kişiler geçerdi. Bu kişilerin kimiyle artık görüşmüyordum, kimiyle de aramda yakın bir bağ vardı. Peki nasıl oluyordu da bu bağ hala zihinlerimiz ve kalplerimiz arasında köprüler kuramıyordu? Buna hayret ediyordum. Cesaret edip aradığım kişiler nasıl hissedemiyordu? Belki de gerçekten güzel oynuyordum. Hiç sezdirmiyor, ‘her şey yolunda’ mesajı veriyordum. Öte yandan çoğu zaman sezdirmek istemiyordum da... Eğer kendiliğinden anlaşılırsa bırakıyordum ruhumu. Kendi hüzünlü dünyama onları bulaştırmaktan çekiniyordum. Bazen çocuklaşan ruhumu mantığımın yetişkinliğiyle dizginliyordum. Hem, hassaslığımın boyutunu algılayabilirler miydi? Korktuğum şey, kaldıramayıp kaçmalarıydı. Kimseye yük olmak istemiyordum.

İncindiğimde söyleyemiyordum bazen... Gururdan mı? diye çok düşündüm. Belki bir parça öyledir. Ama hayır, bu kadar basit değildi. Daha mühim sebepler vardı. Mesela bana verilen değeri hor kullanmış sayılabilirdim. Beni sevenlere devamlı incinmişliğimden, hassaslığımdan, hayal kırıklıklarımdan bahsetmek, onları üzmekten başka bir işe yaramazdı. Ağzımdan kelimeler dökülmeden hemen önce kendimi tutmak alışkanlık haline gelmişti. Anlatmak yerine anlaşılmak istiyordum. Yürek yüreğe tutuşup zorlukları aşmak... Bu mümkün müydü? Sevgi tüm bunları aşabilir miydi? Benim inandığım sevgi aşardı!

Ben ve sevgim buradayız. Siz neredesiniz?


Defterin sayfalarını dikkatlice çevirip okudum. Kağıt kesiklerinden kurtulamadım yine de... Kanadım. Yine kanadım. Artık son nefesimi verebilirim.

19 Haziran 2017 Pazartesi

En fazla...

Fısıldadı son fasılda,
duygun kulaklarda eridi sesler.
Yanar mı bu dağ? diyordu usulca,
yanarsa lavlarla taşınırdı sözler,
en fazla duman dumana kalırdık.

Kabuklar sert değildi yeterince
ve hala tazeydi yaralar.
Eriyiğe karıştık sonunda
Alevlenir mi bu ruh? diyordu ürkekçe, 
sönerse rüzgârda dağılırdı hisler
en fazla nefes nefese kalırdık.

Birkaç tel saç sığındı yastığa,
yaş akıtamadı yorgun gözler. 
Kaybolur mu bu düş? diyordu safça,
yiterse karanlığa düşerdi eller
en fazla uyuyakalırdık. 

30 Mayıs 2017 Salı

Bu topraklar

Devamlı çalan yıkıcı müziklerin tesirini göstermesini çaresizce beklerken ani bir vazgeçişle yapıcı müziklere geçiş yapıyorum. Boş sayfaya bakma zamanı geldi, geçiyor. Evet şu anda geçiyor, kademe kademe yükselirken aşağıya bakmaktan çekinmiyorum. Bilmelisiniz, tesirsizlik ilhamsızlıkla eş değerdir nazarımda.

"Lütfen tesir ediniz. Ruhuma nüfuz ediniz. İşgale uğramazsam değerini bilemem ben bu toprakların." demiştim. Uzun süredir savaştayım. Boğazımda bitmek bilmeyen patlamalar,  göğüs boşluğumda inleyen yaralılar, aklımın sınırlarına açılmış gediklerin içine düşen umut parçaları... Ateşkes halindeyim ama kayıplarımı toparlayacak halim yok. Acı topyekün saldırılarla ruhumu infilak ettirmişken, nasıl oluyor da bedenim bir bütün halinde duruyor şaşıyorum. Duygularım yağmalanmış gibi. Her şey birbirine karıştı. Şimdilerde diyorum ki, "Ateşkes ilan ediniz, duygularımı salıveriniz." 

Buralarda yangınlar çıkar bazen... Fırtınalar kopar. Seller yıkar sokakları... Kasırgalar yutar şehirleri. Yine de söylemem. Onca gürültüye rağmen duyulmaz bu sesler. Sessizlik tek hakimidir bu toprakların. Bildim değerini, başka bilen göremedim. Bu topraklar çokça nadasa bırakılır, sonra ekilir biçilir, solar, sararır, sulanır, serpilir. Yerimiz göğe, göğümüz yüreğimize değerse, bilin ki tüm duyguları yaşatır bu topraklar... "Bırakınız savaşı... Huzur veriniz. Ne olur huzur veriniz."