Müge Şenel

17 Eylül 2017 Pazar

Son nefes notları

Sevgiler, sevgiler dostlarım, kucak dolusu sevgiler... Sevgi hüzün varken de yeşerir. Merak etmeyin, yüreğim daima yeşil kalır. Bu kurak saatlerde bile susuzluğa izin vermem. Son nefesimi vereceğimi bilsem, yine de izin vermem. Bugün bir defter geçti elime. Kağıt kesiği yaralarımı kanatan bir defter.

Ne denli hassas olduğumu gereğinden fazla hissettirirsem, daha dipsiz bir yalnızlığın içine düşeceğimi biliyordum. Bu kadar ağır bir bedeli ödeyecek gücüm yoktu. Nedensizce ağlama tutturduğum saatlerde, tüketmekte olduğum zamanın her dakikasında, hayatımda bulunmuş ya da bulunan kişileri teker teker düşünürdüm. Bir saate sığan altmış kişiden birini bile arayamadığımı derin bir kederle yeniden fark ettiğimde ise daha çok ağlardım. Bu sırada aklımdan ağlamamın nedenleri, beni bu nedenlere götüren olaylar, durumlar ve tüm bunlarda rol almış kişiler geçerdi. Bu kişilerin kimiyle artık görüşmüyordum, kimiyle de aramda yakın bir bağ vardı. Peki nasıl oluyordu da bu bağ hala zihinlerimiz ve kalplerimiz arasında köprüler kuramıyordu? Buna hayret ediyordum. Cesaret edip aradığım kişiler nasıl hissedemiyordu? Belki de gerçekten güzel oynuyordum. Hiç sezdirmiyor, ‘her şey yolunda’ mesajı veriyordum. Öte yandan çoğu zaman sezdirmek istemiyordum da... Eğer kendiliğinden anlaşılırsa bırakıyordum ruhumu. Kendi hüzünlü dünyama onları bulaştırmaktan çekiniyordum. Bazen çocuklaşan ruhumu mantığımın yetişkinliğiyle dizginliyordum. Hem, hassaslığımın boyutunu algılayabilirler miydi? Korktuğum şey, kaldıramayıp kaçmalarıydı. Kimseye yük olmak istemiyordum.

İncindiğimde söyleyemiyordum bazen... Gururdan mı? diye çok düşündüm. Belki bir parça öyledir. Ama hayır, bu kadar basit değildi. Daha mühim sebepler vardı. Mesela bana verilen değeri hor kullanmış sayılabilirdim. Beni sevenlere devamlı incinmişliğimden, hassaslığımdan, hayal kırıklıklarımdan bahsetmek, onları üzmekten başka bir işe yaramazdı. Ağzımdan kelimeler dökülmeden hemen önce kendimi tutmak alışkanlık haline gelmişti. Anlatmak yerine anlaşılmak istiyordum. Yürek yüreğe tutuşup zorlukları aşmak... Bu mümkün müydü? Sevgi tüm bunları aşabilir miydi? Benim inandığım sevgi aşardı!

Ben ve sevgim buradayız. Siz neredesiniz?


Defterin sayfalarını dikkatlice çevirip okudum. Kağıt kesiklerinden kurtulamadım yine de... Kanadım. Yine kanadım. Artık son nefesimi verebilirim.

19 Haziran 2017 Pazartesi

En fazla...

Fısıldadı son fasılda,
duygun kulaklarda eridi sesler.
Yanar mı bu dağ? diyordu usulca,
yanarsa lavlarla taşınırdı sözler,
en fazla duman dumana kalırdık.

Kabuklar sert değildi yeterince
ve hala tazeydi yaralar.
Eriyiğe karıştık sonunda
Alevlenir mi bu ruh? diyordu ürkekçe, 
sönerse rüzgârda dağılırdı hisler
en fazla nefes nefese kalırdık.

Birkaç tel saç sığındı yastığa,
yaş akıtamadı yorgun gözler. 
Kaybolur mu bu düş? diyordu safça,
yiterse karanlığa düşerdi eller
en fazla uyuyakalırdık. 

3 Haziran 2017 Cumartesi

Saat on iki

Uyumaktı niyetim,
saat on ikiyi vurana dek.
Oysa yalnızca bayılmışım,
korkuyorum...
Saat on iki,
korkuyorum,
külkedisi yalnızlığından.

Ayılmak, karabasan savuşturur gibi,
rüyadan uyanmak gibi değil hiç.
Uyumak istiyorum ben.
Saat tam on ikiyi vurduğunda
uyandırılmak istiyorum.
Korkuyorum,
bir daha mum üfleyememekten.

Saat on iki.
Yeni bir yaş aldığım söyleniyor.
Hatırlıyorum,
gece ve rüzgar var.
Mum ışığı gibi titriyorum...
Korkuyorum,
kimseler gelmiyor.
Korkuyorum,
sessizce ıslanıp sönmekten.

Prenses değilim ben.
Şayet şair de değilsem,
olsa olsa yalnızımdır.
Korkuyorum,
çekilmiş sulardan ve kuruyan topraklardan.
Saat on iki.
İtiraf ediyorum,
korkuyorum hatırlanmamaktan.






30 Mayıs 2017 Salı

Bu topraklar

Devamlı çalan yıkıcı müziklerin tesirini göstermesini çaresizce beklerken ani bir vazgeçişle yapıcı müziklere geçiş yapıyorum. Boş sayfaya bakma zamanı geldi, geçiyor. Evet şu anda geçiyor, kademe kademe yükselirken aşağıya bakmaktan çekinmiyorum. Bilmelisiniz, tesirsizlik ilhamsızlıkla eş değerdir nazarımda.

"Lütfen tesir ediniz. Ruhuma nüfuz ediniz. İşgale uğramazsam değerini bilemem ben bu toprakların." demiştim. Uzun süredir savaştayım. Boğazımda bitmek bilmeyen patlamalar,  göğüs boşluğumda inleyen yaralılar, aklımın sınırlarına açılmış gediklerin içine düşen umut parçaları... Ateşkes halindeyim ama kayıplarımı toparlayacak halim yok. Acı topyekün saldırılarla ruhumu infilak ettirmişken, nasıl oluyor da bedenim bir bütün halinde duruyor şaşıyorum. Duygularım yağmalanmış gibi. Her şey birbirine karıştı. Şimdilerde diyorum ki, "Ateşkes ilan ediniz, duygularımı salıveriniz." 

Buralarda yangınlar çıkar bazen... Fırtınalar kopar. Seller yıkar sokakları... Kasırgalar yutar şehirleri. Yine de söylemem. Onca gürültüye rağmen duyulmaz bu sesler. Sessizlik tek hakimidir bu toprakların. Bildim değerini, başka bilen göremedim. Bu topraklar çokça nadasa bırakılır, sonra ekilir biçilir, solar, sararır, sulanır, serpilir. Yerimiz göğe, göğümüz yüreğimize değerse, bilin ki tüm duyguları yaşatır bu topraklar... "Bırakınız savaşı... Huzur veriniz. Ne olur huzur veriniz."

17 Nisan 2017 Pazartesi

Archaimbault'tan notlar (2)

Archaimbault odasında attığı anlamsız turlardan birinde, maziye dönmeye hazır ve cesur olduğunu fark etti. Ahşap sandığından unuttuğunu sandığı iç gıcıklayıcı hisleri çıkardı. Sonra bu hisleri oluşturan düşünceleri, bu düşünceleri zihnine yerleştiren olayları ve bu olayların içinde bulunan kişileri hatırlamak mecburiyetinde kaldı. Ağzındaki kekremsi tadı geçirmesi umuduyla bir sürahi kadar su içti. Kekremsi tat geçmedi. Geçmediği gibi, daha da acı bir hale geldi. Ama şikayetçi olmadı, sonuçta maziye dönmeyi kendisi istemişti. Sandığın dibinde iple bağlanmış uzun bir parşömen buldu, oldukça yıpranmış ve o da diğerleri gibi unutulmaya yüz tutmuştu. Zaman hilekardı, bazı şeyleri asla unutturmazdı. İllaki bir yerden çıkarırdı karşısına insanın... Belki bir sandıktan, ıvır zıvırla dolu kutudan, yorgan dolabının arka köşesinden, paltonun iç cebinden, yastık kılıfından... Bir yerden çıkarırdı. Parşömene siyah mürekkepli dolma kalemle kağıdı delercesine bastırılarak yazılmıştı. Hatırladı... Bir dönem hayatındaki en önemli ilkeleri maddeler halinde yazmış ve unutmayacağına dair kendisine söz vermişti. İnsan zihni nankördü ama zaman onun açığını kapatıyor, ayıbını örtüyordu. Maddeleri tekrar tekrar okudu, bir çiviyle kazımak istiyordu aklına. Kendi kendine oluşturduğu felsefenin mihenk taşlarıydı bunlar;

-Meyve yiyeceğin zaman, önceliği portakal ve şeftaliye var. Bu çok önemli! Bunlardan önce diğer meyveleri yersen portakal ve şeftalilerin tadı ekşi olur!

-Küçük Prens'i en az on defa oku. Her okuduğunda daha derine indiğini göreceksin. İçindeki her bir sözü ruhuna işle, özümse, benimse. Mümkünse Küçük Prens'i okumamış, anlamamış, sevmemiş birini sevme.

-Merdivenlerden arada sırada çıkarken dans et, kulağında vals müzikleri olsun.

-Çocuksu yanlarını bastırmış, duygularından kaçan ve çözümsüz katı ilkeleriyle yalnızca mantığına kulak veren insanlardan uzak dur. Onlar değer yargılarını çürümeye terk etmiş, kalplerine giden her türlü yolu tıkamış insanlardır.

-Mucizelere ve sihre inanmayı ihmal etme. Bazı yerler, insanlar, kitaplar, sözler ve müzikler sihirlidir. Mucizeler ise aklının ucundan bile geçmeyen şeylerde gizli olabilir.

-İlk görüşte aşka inanmayanları umursama. Hiç tanımadığın birine aşık olabilir, onu yıllardır tanıyormuş gibi hissedebilirsin. Aşka inancını asla kaybetme. Aşk bu dünyanın en büyük mucizesidir. Eğer aşk sana uğradıysa, şanslısın, birçoğundan farklısın. Aşkına sahip çık.

-Kendi fikrinle örtüşsün örtüşmesin, bütün fikirlere kulak ver. Ortaya çıkacak harmanlanmış yeni fikirlerin önünü açmış olursun. Özgün ve yaratıcı bir hayal gücün varsa, düşüncelerinle her fikri mükemmelliğe taşıyabilirsin.

-Seninle her yere gelebilecek dostlar edin. Dostlarınla hüznü ve mutluluğu paylaşabilirsin; fakat sen biraz daha öteye geçmelisin. Her türlü maceraya beraber atılabileceğin ve içindeki heyecanı paylaşabileceğin dostların olsun. Çünkü maceralar evrendeki tüm duyguları barındırabilir.

-Tesadüflerin aslında tesadüf olmadıklarını bil. Olayları hem tek tek hem de bir bütün olarak gözden geçir. Yapbozun kendisi kadar, onu oluşturan her bir parça hayati önem taşır.

-Az uyu çok çalış diyenlere aldırma... Hiçbir şey uykundan daha değerli değil! Uyuyabiliyorken bol bol uyu... Zaten çalışmaya vakit ayıracağına eminim!

-Keşfettiğin, öğrendiğin şeyleri etrafındakilerle paylaş... Yeni ufuklar açmak için her zaman hazır ol!

-Yazmaktan asla vazgeçme. Hangi koşulda olursan ol, yanında hep küçük bir defter ve kalem olsun.

-Birinin eksiğini, yanlışını gördüğünde düzeltebiliyorsan, tamamlayabiliyorsan yap. Eğer bu mümkün ya da uygun değilse görmezden gel. Sana zarar veriyorsa uzaklaş...

-Kendine anka kuşu şeklinde bir uçurtma yap. Çayırla kaplı bir tepeden koşarak uçur onu. Sonra sen de aç kollarını, rüzgara karşı koş... Sen de uç. O uçurtmayı özgürlüğünün ve küllerinden doğuşunun simgesi yap. Her uçurduğunda bunu hatırla. Anka ol...

-Kendini çokça eleştir dostum, öz eleştiri mühimdir. Mümkünse bir aynaya bak, yüz yüze konuş kendinle...

-Cesur ol... Cesur ol dostum. Yaşamını keşkelerle doldurmamak için, hep yukarı ve ileriye gitmek için... Cesaret büyük kalplerin gizli gücüdür. Güçlü ol!

Tüm bunları düşünürken, bir şeyler hayal ederken, yaparken, yapamazken, koşarken, düşerken, her koşulda sev kendini... Sev dostum!







15 Nisan 2017 Cumartesi

Defigam-1

Gamı defetmek üzere geldim. Kederi yakamdan silkelemek için ağır ağır çıktım merdivenlerden. Canhıraş bağırasım var, omuzlarım çökmek üzere. Tüm bu karmaşa yerle yeksan edecek beni, az kaldı. Binbir zorlukla çıktığım bu basamaklardan gerisin geri düşersem, her şey mahvolacak...

Dedim ben sana, hem de defalarca... Ağzı mühürleyen şeyler vardır, yeri gelir yüreğini de mühürler. Bilinmese de anlaşılması zorunludur. Sarılmaya, sarmalanmaya en çok ihtiyaç duyulduğunda, yakınlıkların uzaktan el salladığı, mesafenin fersah fersah açıldığı anlar vardır, aciliyet sırasında sonlarda da olunsa, derhal müdahale edilmelidir.

Bak yine söylüyorum can dostum, kabullen! Ya kabullen, ya üzül. Seçim senin... Sendeki hissikablelvuku, fikirlerini etkiliyor, ardından da eylemlerini yönlendiriyor. Evet hissediyorsun, anlıyorsun, fark ediyorsun... Yapıyorsun bunları da, senin fikirlerin onların fikirlerini etkileyecek, senin eylemlerin onların eylemlerini yönlendirecek diye bir kaide yok ki... Keşke insanlığın etki-tepki yasası düşündüğün gibi işleseydi. Her şey ne kadar da güzel olurdu. Etkine karşılık beklediğin tepkiyi bulduğun an, sakın ikinci defa düşünme! Tut ve bırakma onu.

Kederi üzerinden atmak için gözlerini çıkarasıya ovmuşsun. Giysilerini parçalayasıya yıkamışsın. Ruhunu söndüresiye sıkmışsın. Yapma can dostum, mahvetme kendini. Kıymetini bil... Yersiz gamı defet de, kederin bir miktarı kalsın, dert değil. O da lazım... Sevginin olduğu yerde keder de olur, biliyorsun. Fazla sevginin, fazla engel teşkil ettiğini düşünen varsa, elinden bir şey gelmez. Bildiğin tüm yollarla engelleri kaldırdığını apaçık göstermişsen üstelik... Sevgiden sıkılan, şımaran her kim varsa bırak onları, her şey olağanüstü olacak...

31 Mart 2017 Cuma

Kendimden öteye mektup

    Beriden salıyorum güvercini, ötede yakalayana selam olsun. Sevgili mektup arkadaşım,

    Bakıyorum da, aylar hatır gönül dinlemeden geçip gitmiş. Yazma sıklığım nispeten azalmış olabilir. Söyleyeceklerim tükenmiş olamaz ya... Ufak çapta bir akıl tutulmasıyla bomboş bakıyorum kağıda. Yarıçapını hesaplıyorum alelacele aklımdaki tutulmanın. Neyime yarayacaksa? Sözcüklerin sistematik hatalarını düşünerek yazmaya başlıyorum. Ne çok kavga ettim kendimle yazmayınca bir bilseniz. Yazmayınca diyorum, yazamayınca değil. Yazamadığımı nerden çıkardınız. Düpedüz yazmıyorum işte... Marifetmiş gibi söylüyorum üstelik. Yarıçapı kullanacağım bir dakika... İllaki bir alan hesaplarız, olmadı hacim hesabına da gireriz. Ne kadar yer kaplıyoruz birbirimizin hayatında, dostluğumuzun hacmi nedir, bir bilelim değil mi? Ona göre davranalım. Bak sağ elim titriyor yine. Namussuz, bırakmıyor ki şöyle ağız tadıyla bir yazayım! Hah, hacim demiştim en son. Sevgimizin hacmi nedir? Sığar mı kalbimize usturupluca? Dolsun taşsın diyorsun, iyi diyorsun da, sen daha elindekiyle yetinemiyorsun. Bak nasıl tartışıyoruz devamlı, nasıl yiyoruz birbirimizi...

    Omuz dediniz, gel yaslan, ağla... Diz dediniz, diz dize oturalım, konuşalım dediniz. Ne hikmetse ne zaman arasak ulaşamıyoruz sizlere, ey omuz ve diz sahibi yüce dostlar, arkadaşlar, tanıdıklar ve daha niceleri... Niceliğiniz pek çok da, niteliğiniz barajın altında kalıyor.  Ağla ağla ağla... Taşıyor sular, yıkılıyor baraj. Nereye kadar? Ağlayışlarımıza da alışırsınız. Diğer şeylere alıştığınız gibi. Çabucak yitirir tesirini, sıradanlaşır, günlük bir etkinlik, rutin haline geliverir. Gül gül gül, çatlayana kadar gül! Birazcık soluklanıp düşüneyim deme sakın. Çok düşünürsen kafayı yermişsin. Kafayı yiyeceğine otur doğru dürüst yemek ye! Abuk subuk besleniyorsun zaten... Midenin hacmini iyi hesaplayamamışsın. Neyine yarasın o yediğin bir avuç şey. En iyisi şu sözcüklerin aklımda kapladığı alanı hesaplayayım. Aklımın kafamdaki hacmini de buldum mu tamamdır! Akıl tutulmasının kaynağı neymiş anlarım. Niye kaçınıyormuş yazmaktan sorarım ben ona! Bre gafil! Derim, çekerim kulağını. Sen kim oluyorsun da yazma emrini vermiyorsun? Sus! Konuşma... Konuşturtmam, tıkarım ağzına lafları... Hah şöyle... Bir hesaplarım alanını, hacmini, öyle kalırsın ortada işte...

    Ben tek bir damla gözyaşının kıymetini göz pınarında gördüğüm an değil, daha aklında belirmeden, gözünde akacağının habercisi olan kederi ya da sevinci görmeden anlarım! Öyle sessizce, bir anda akar bazen, bilirim, bilirim de, elimden bir şey gelmez. İçinden geçenleri tahmin etmeye yaklaşamam bile... Sormak ayıbıma gider ya da çekinirim o anlarda... Anlamamış, fark edememiş olmak üzer, birkaç özür mırıldanır susarım. Bilirim, en çok da o susuşlar yaralar. Kendin bile zar zor karşılık bulurken iç sesine, ben dile getireyim, sesin olayım, sesine sarılayım, yarana tuz basmadan gözyaşların, sileyim istersin onları. Sarılsam geçer mi? Deyişim ondandır. Bilirim, geçmediği anlar da olur. Geçmesini ümit ederek sarılırım her seferinde. Bil ki, gözyaşlarının hacmini katsaydım hesaba, bir avucumu kapladıkları an kahrolurdum. Kaç avuç ağladığını sakın söyleme... O zaman bu alan ikimize de yetmez. Önce nefesimiz, sonra yüreğimiz daralır. Yalvarırım gül, gül ki genişleteyim bahçelerini. En sevdiğin çiçeklerden, ağaçlardan dikeyim oraya... Ağaç gölge yapana dek büyüsün, büyüyelim biz de onunla beraber. Uzanalım altına, gölgenin kapladığı alana, gölgenin içindeki hacmimize bakıp gülümseyelim. Gülüşümüz tüm yüzümüzü kaplasın, kaplasın ki, mutluluğumuz hiçbir kalıba sığmasın. Kalıbımızın hacmi hesaplanamasın. Sınırsız ve sonsuz olalım. Aklım tutulacaksa da, sana bakarken tutulsun. Dilim tutulsun mesela, sırf sana yakışacak kelimeleri dile getiremediği için tutulsun bir anlık. Yüreğim tutulsun, aşka tutulsun ama... Tutulalım ve tutunalım birbirimize. O zaman hep yazarım, yazma emrini beklemem aklımın, aklımı yok sayar, kalbimi devreye sokarım. Bilirim ki, aklım kalbimi değil, kalbim aklımı kavrar. Kalbimin bedenimde kapladığı alan üç aşağı beş yukarı aynıdır diğerleriyle... Ama hacmi, işte onu bir ben bilirim, eşi benzeri yoktur; bazen içine kapanır avuca sığar, bazen de evrene tepeden bakar, her yeri kaplar.

     Söyleyeceklerim bitmedi, bitemez. Açığa çıkacağı anları beklerim hasretle... Kağıda döker, göğe dikerim gözlerimi minnetle... Yük bindirdiysem sana affola, sitemim sana değil, diğer ötedekilere... Sen başkasın. Sen, bensin. Şükür kavuşturana, şükür yazdırana...

Yüreğinden öperim,
Selamımı alıp güvercinimi geri göndermeyene aşk olsun!